1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. 11 Eylül rejiminde muhalif dindarlığın çetin sınavı (1)
11 Eylül rejiminde muhalif dindarlığın çetin sınavı (1)

11 Eylül rejiminde muhalif dindarlığın çetin sınavı (1)

Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesinden sonra kurulan yerel rejimin uyumlu ve muhafazakâr dindarlıkla işbirliği içinde inşa edilmesi ile dünyada 11 Eylül darbesinden sonra kurulan küresel rejimin uyumlu

A+A-

Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesinden sonra kurulan yerel rejimin uyumlu ve muhafazakâr dindarlıkla işbirliği içinde inşa edilmesi ile dünyada 11 Eylül darbesinden sonra kurulan küresel rejimin uyumlu ve muhafazakâr Müslümanlıkla işbirliği içinde yol alma stratejisi arasında mahiyet farkı yoktur. Keza, Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesinden sonra sistem dışına çıkmış veya sistem dışında kalmış dindarlığın tehdit tanımına dahil edilmesi ile 11 Eylül darbesinden sonra AB(D) vesayet sisteminin dışında kalmış Müslümanlığın düşman listesine yazılması arasında da fark yoktur.

Bu tasnifi ayırt etmiş zihinler, karşılarına çıkan güncel meseleleri çözümlemekte, muhtelif gelişmelerde doğru ile yanlış tefrik etmekte ve en karmaşık görünen sorunlarda bile hakkı hakikati tek hamlede buluvermekte hiç güçlük çekmiyorlar.

Türkiye’de 2000’li yıllarda yaşanan değişim ve dönüşümü yerli yerine oturtmak için de 12 Eylül askeri darbesiyle kurulan yerel ve 11 Eylül darbesiyle kurulan küresel nizamın gereklilik, koşul, icap ve beklentilerini akılda tutmak lazımdır. Herhangi bir siyasal seçeneğin sözkonusu yerel ve küresel sistemin içinde mi davrandığı, yoksa o sistemlere meydan okuyarak alternatif olanın mı peşinde koştuğunu bildiğimizde gözümüzün önündeki tüm meselelerin içyüzünü kolaylıkla tahmin edebiliriz.

Mesela AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in, yıllardır “Alevi Suriye yönetimi” ile mesafesiz ilişki içinde bugüne kadar gelindiği halde birdenbire “Alevi Suriye yönetimi”nden bir suçlama olarak sözetmeye başlaması, bununla yetinmeyip CHP liderinin, Suriye’nin yabancı güçler tarafından savaş ve işgalle talan edilmesine itirazını onun da Suriye yönetimindekiler gibi Alevi olmasına bağlaması aslında Suriye’nin AB(D) vesayet sistemine girmeyi reddetmesiyle alakalıdır. Çünkü Suriye’deki “Alevi yönetimi” baskılar karşısında İran’la bağını koparsa, İsrail’le ilişkilerini normalleştirse, Lübnan ve Filistin’in direniş ocakları olmaktan çıkmasına katkı sunsaydı ne “Alevi yönetimi”nden haberdar olacaktık, ne Suriye’deki tek parti rejiminin değişmesi için Türkiye toprakları karargâh yapılacaktı, ne de iktidarın tepesine kadar uzanan savaş lobisi 1998’deki kampanyayı da aşan istek ve hararetle yabancı güçlerin Suriye’yi istilasıyla sonuçlanacak savaşı çağıracaktı. 12 Eylül askeri darbesinin Türk-İslamcı yerel rejimine ve 11 Eylül darbesinin ılımlı İslamcı küresel rejimine bağlı ve de AB(D) vesayet sistemine çıpalı yönetim anlayışının temsilcisi olarak Çelik, ulus-devletin Sünni-Hanefi-Türk kurucu kimliğinin öğelerinden birinin de olsa dışında kaldığından düşman ve tehdit algısına havale edilmiş Aleviliğe dair resmi veya toplumsal refleksin her türlü biçimini harekete geçirmek istiyor.

AK Parti sözcüsü Hüseyin Çelik'in Alevi nefretini bu kadar net ifade etmesi, muhafazakâr saray Sünniliğinin, Ehl-i Beyt’e, muhalif dinî ve siyasi akımlara, ihya ve tecdid hareketlerine karşı asırlardır süren nefretinin güncel biçimidir esasında. Muhafazakâr anlayışın Ehl-i Beyt muhabbetinden veya farklılara karşı hoşgörüden bahsetmesine değil, pratikte ne yaptığına bakmak gerekir. Çelik’in sözleri, psikolojilerin nasıl bir imhaya hazır olduğunun itirafıdır aynı zamanda. Alevilik kadar, Ebu Hanife gibi Ehl-i Beyt Sünniliğinin bugünkü temsilcileri ve muhalif dindarlar da aynı imhanın hedefindedir. Alevilerin yeni Kerbelalar için diş gıcırdatan muhafazakârlara karşı laik devlete yapışmakta haksız olmadıkları anlaşılabiliyor. Çünkü Çelik’in sözleri, bin küsur yıllık tarihten bugüne gölgesi uzayan kâbus ve korku heykelidir!

AK Parti'li Hüseyin Çelik'i dinleyenler, Suriye sokağının intikamının Türkiye sokağında alınmaya hazırlanıldığı izlenimini bile edinmiş olabilirler!

12 Eylül darbesi için şartların olgunlaşmasını beklediklerini alenen söyleyebilmiş generali teşhir edenlerin, Suriye’yi işgal için şartların olgunlaşmasının beklendiğini hiç gizlemeyen AB(D) vesayet rejimine neden sözünün olmadığı, Libya’da NATO bombardımanıyla yetinilmeyip yabancı güçlerin komando timleriyle şehirlerin ele geçirildiği gerçeğine hiç değinmemelerinden çıkarılabilir. Tıpkı Suriye’de sınır bölgelerinde bir iç savaş yaşandığı halde rejimin masum halka katliam uyguladığı söylemi yara almasın diye 4 ay içinde 400’ün üzerinde güvenlik görevlisinin öldürüldüğüne hiç değinmemeleri gibi.

Asıl konuşulması gereken 11 Eylül olayları değil, AB(D) vesayet sisteminin 11 Eylül rejimidir. Çünkü 12 Eylül askeri darbesiyle kurulan “demokrasi” ile 11 Eylül darbesinin dayattığı “demokrasi” birbirinden hiç farklı değildir. Batı sisteminin on yıllardır desteklediği diktatörlüklerde halkın değişim talepleri neden 11 Eylül’ün “demokrasi”si ile sınırlı tutuluyor sanıyoruz? Milli iradeler, AB(D) vesayet sistemine entegrasyon sağlayacak “demokrasi” dışında bağımsız arayışlara yöneldiğinde neden alarmlar çalışmaya başlıyor? Bu yüzden 11 Eylül rejiminden nemalanan liberal İslamcılığın rejim muhafızlığı boyutunda 11 Eylül nizamına sahip çıkması işlevsel, araçsal ve operasyoneldir. AK Parti iktidarını kuşatmış liberal İslamcılık zamane müstevlisidir.

Bu haber toplam 806 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.