1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. 11 Eylül rejiminde muhalif dindarlığın çetin sınavı (2)
11 Eylül rejiminde muhalif dindarlığın çetin sınavı (2)

11 Eylül rejiminde muhalif dindarlığın çetin sınavı (2)

12 Eylül askeri darbesinin kurduğu “demokrasi” devletin emir-komuta zincirine tâbi siyaset ve toplumsal hayat tesis etmişken, 11 Eylül darbesinin müesses nizamı da BOP ve Yeni Ortadoğu adı altında, nih

A+A-

12 Eylül askeri darbesinin kurduğu “demokrasi” devletin emir-komuta zincirine tâbi siyaset ve toplumsal hayat tesis etmişken, 11 Eylül darbesinin müesses nizamı da BOP ve Yeni Ortadoğu adı altında, nihayet şimdi de Küresel Anti-terör Forumu ile yıkım ve kıyıma devam ediyor.

Zâhiri kimi itirazlara aldanmayacaksak, 12 Eylül askeri darbesinin yerel rejimiyle pek bir sorunu olmayan muhafazakâr dindarlığın, 11 Eylül darbesinin küresel rejimiyle uyumu da başarıyla yürüttüğünü söyleyebiliriz.

Hal böyle olunca bugünlerde “Türkiye-İsrail krizi” olarak kamuoyu algısına sunulan gerilimin de aslında Türkiye-İsrail krizi değil, AB(D) vesayet sistemi içinde türlü mekanizmalar marifetiyle kontrol ve denetim altında cereyan eden AK Parti-Likud krizi olduğunu görebiliyoruz. AK Parti-Likud kontrollü krizinin hedefi kuşkusuz Netanyahu hükümetidir, ama onunla birlikte aynı zamanda HAMAS hükümetidir de. Filistin’de 1967 sistemine dayalı barışın kurulabilmesinde Tel Aviv’in engeli halihazırdaki Netanyahu hükümetiyse, Filistin’in engeli de HAMAS hükümetidir. 2006’dan bu yana Fetih’in darbe girişimi, Filistin yönetiminin Gazze ve Batı Şeria olarak ikiye bölünmesi, İsrail’in müteaddit saldırıları, 2009 savaşı, Türkiye’nin Suriye-İsrail barışı denemesi, HAMAS’ın İsrail’i tanıması için baskılar ve daha nice seçenek başarısızlıkla sonuçlanıp HAMAS Filistin denkleminden çıkartılamayınca Suriye’nin çökertilmesine odaklanıldığını görebiliyoruz. Netanyahu hükümetinin düşürülmesiyle Tel Aviv’in 1967 sistemine hazır hale geleceği bellidir, ama Filistin’de bunun kolaylıkla başarılabileceği şüphelidir. Bu şüphenin kuvvetini, Suriye’de kan gövdeyi götürüyor olmasına, AB(D) sistemi Libya örneğinden sonra Suriye’ye tehditlerini arttırmasına ve Türkiye’nin Suriye’de yeni rejim kurma girişimlerine sürekli ve ısrarla ev sahipliği yapmasına rağmen HAMAS’ın Şam’daki merkezini kullanmaya devam etmesinden ve Suriye’deki iç savaşı ne Türkiye, ne de AB(D) kampanyasının diliyle tanımlamamasından anlayabiliriz.

HAMAS'a 1967 koşullarını kabul ettirmenin oyun sisteminin kurulduğu besbellidir. Kontrollü AK Parti-Likud krizinin HAMAS'a 1967 koşullarını kabul ettirmesi mümkün olabilirse İsrail'e yüzyılın armağanı verilmiş olacaktır. Hiç unutmayalım ki “1967” denilen çerçevenin tek sabitesi İsrail'in varlığının kabul edilmesi ve normalleştirilmesidir. Bunun dışındaki hiçbir şey için önceden hiçbir söz verilmemektedir. HAMAS'ın İsrail'i kabulü asla tartışmaya açık değilken, BM’nin 1948’deki çerçevesi dahil bütün kararlar yoksayılarak başka bütün konular tartışmaya açık bırakılmıştır. Dolayısıyla “1967”, sanıldığı gibi Kudüs'ün başkent yapılacağı bağımsız Filistin devletinin adı hiç olmayacaktır.

Mavi Marmara seferinin de 11 Eylül rejimi içinde kontrol-denge araçlarının gözetiminde Netanyahu hükümetini düşürme operasyonu olduğunu, ama girişim faciayla sonuçlanıp iç kamuoyu şahlanınca ve işler kontrolden çıkınca mesela Fethullah Gülen’in hemen girişimle arasına mesafe koyduğunu hatırlayalım. Hatta girişimin himayesini üstlenmiş olan Dışişleri Bakanı Davutoğlu bile, IHH’nın başındaki zât hükümetle hiçbir temaslarının olmadığını, kendilerine hiçbir tavsiyede bulunulmadığı defalarca tekrarlamışken onu yalancı çıkartarak Mavi Marmara seyahatine baştan karşı olduklarını ve geziyi düzenleyenleri denizden Gazze’ye gitmeye çalışmamaları konusunda uyardıklarını söyledi de ne IHH, ne de Mavi Marmara katılımcılarından bu çıkışa herhangi bir itiraz yükselemedi.

Şu an Türkiye-İsrail krizi olarak kampanyası yürütülen gerilimin Gülenciliğin medyasında ürkekçe de olsa desteklenmesi 11 Eylül’ün AB(D) vesayet sistemi içinde kontrol ve denetim altında tutuluyor olmasındandır.

Başbakan’ın Mısır gezisi sırasında, kendi ifadesiyle, “hasretini çektiği” halde Gazze’ye gidememesinin, kontrollü AK Parti-Likud krizinde iç kamuoyuna Gazze’den mesaj verme arzusunun AB(D) sistemine onaylatılamamış olmasından başka bir izahı yoktur. Netanyahu hükümeti, AB(D) sistemi içindeki tutarlılığa bağlı kalınarak bile olsa AK Parti marifetiyle düşürülme projesine, Mavi Marmara’da, bütün dünyanın gözü önünde ve Türkiye devletinin çaresiz bakışları arasında 12 saat boyunca devam eden katliamla karşılık verdi. Aynı Netanyanu hükümeti, aynı girişime Gazze'de bu kez Erdoğan'ı hedef alarak karşılık vermekte çekinmezdi. AK Parti-Likud krizinden iç kamuoyuna dönük halkla ilişkiler için yararlanmak isteyen dışpolitika aklının, gerekli ve yeterli güvenceyi alamadığı için Gazze gezisini iptal etmek zorunda kalması, aslında İsrail'de hükümet değiştirme ihalesinde ısrar etmekten vazgeçmesini sağlamalıdır.

Geçen yıl, Erdoğan’ın iktidarının zirvesinde bir “Kıbrıs”a ihtiyaç duyduğunu, bunun da ancak Gazze olabileceğini söylediğimiz hatırlanacaktır, fakat halihazırdaki koşullar Gazze'yi Kıbrıs yapmanın mümkün olamayabileceğine işaret ediyor. Yahut AK Parti’nin kendi iç kamuoyuna hitaben sunabileceği böylesine önemli bir heyecan için istenen bedelin maliyeti epey yüksek olabilir.

Bu kabil analizlerin ana akım medyada kendine yer bulamaması, yeni Türkiye’nin egemen “massmedia” düzeniyle alakalıdır!

Muhafazakâr medyada, bir zamanlar dindarlara karşı yürütülen kara propaganda ve medyatik operasyonların mutfak memurlarınca icra edilen şimdiki 28 Şubatvari yöntemler, hiçbir şeyin hakikatine sadık biçimde görülmemesini sağlıyor. Medya piyasasında ücreti mukabili her duruma, her politikaya, her fikre göre operasyon üreten paralı neferler, 28 Şubat dönemindeki zengin medyatik tecrübeden edindikleri tüm elçabukluklarını, 11 Eylül rejiminin gereklerini eksene alarak ve muhafazakâr dindarlığın görsel duyarlılıklarını tatmin ederek hayata geçiriyor. Bu bakımdan “ordu göreve” lobisinin medyatik insan kaynağında kimlerin bulunduğunu deşifre etmenin memleketi düzlüğe çıkarmaya epey yararı dokunabilir. Çünkü eski Türkiye'de dindar avını en iyi yapmanın övgüsü için koşturan operasyoncu gazeteciler, şu anda yeni Türkiye'de laik ya da dindar muhaliflerin avlanması için koşturuyor. İşte böyle bir zamanda, hiçbir politik taahhüde girmeksizin, ilkesel olarak barışın sözünü dile getiren Muhammed Cihad Saatçioğlu’nu şeytanlaştırıp zindanı hakettiği algısını oluşturabildiler. 28 Şubat döneminde başörtüsü mücadelesinin ön safında dimdik durmuş annesine yaşatılan mağduriyet ve zulüm, 28 Şubat’ın mağdurlarının iktidarında Gazze ve diğer zulüm coğrafyalarında ön safta dimdik duran oğlu Muhammed Cihad’a yaşatılıyor.

Muhalif ve mutezil dindarlık için çetin bir sınav dönemidir bu; sadece hakikate sadakati olan ihya, tecdid ve ıslah gayretinin erleri için fetret ve mihnet zamanlarıdır.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur.