1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Batı hegemonyası karşısında Erdoğan'ın “cihan devleti” mefkuresi (2)
Batı hegemonyası karşısında Erdoğan'ın “cihan devleti” mefkuresi (2)

Batı hegemonyası karşısında Erdoğan'ın “cihan devleti” mefkuresi (2)

Türkiye'nin “cihan devleti” mefkuresini gerçek yapabilmesi için aşması gereken büyük engel, tüm uzantıları ve çağrışımlarıyla Birinci Dünya Savaşı'nın siyasi sonuçlarına karşı koyacak diraye

A+A-

Türkiye'nin “cihan devleti” mefkuresini gerçek yapabilmesi için aşması gereken büyük engel, tüm uzantıları ve çağrışımlarıyla Birinci Dünya Savaşı'nın siyasi sonuçlarına karşı koyacak dirayetli, dirençli ve kuvvetli iradeyi inşa edebilmektir. Erdoğan'ın “ikinci Boğaz geçişi” fikrinin bu çerçevede anlamlı yeri bulunduğu ve İstanbul için düşünülen radikal değişimin “cihan devleti”nin çekirdek adımlarından biri olduğu düşünülebilir.

Süveyş, Mısır'ın İngiliz hegemonyasından sıyrılmasının başlangıç vuruşu olmuştu. Nâsır'la birlikte Mısır hem bölgesinde ve Arap dünyasında, hem sosyalist dünyada, hem de dünyada çok etkin bir ülke haline geldi. “İkinci Boğaz geçişi” Türkiye'nin Süveyş'i olacaksa bunun sadece mimarlık, inşaat ve beton dünyasında kalmaması gerektiğini aklı eren herkesin biliyor olması gerekir. Çünkü halihazırda Türkiye'de, mesela “cihan devleti” mefkuresi ile sosyal adalet çelişkisi bariz biçimde ortadadır. İran'daki Ahmedinejad örneği bu bakımdan öğreticidir. Ahmedinejad da “cihan devleti” idealinin peşinden koşuyor ama sosyal adalet ve özgürlükler yerlerde sürünüyor.

Türkiye'nin, Montrö'ye meydan okuyan ikinci Boğaz geçişi, nükleer güç olma ve başkanlık rejimi etapları ile stratejik bir dalga yaratarak bölgesini etki altına almaya çalıştığı, buradan da “cihan devleti” hedefine yürümeyi amaçladığı öngörülebilir. Ama bunlar yapılırken sosyal adalet, refahın paylaşımı ve işsizlik sorunlarının da eşzamanlı ıslah edilmesi gerekir. İran'ı “Pers imparatorluğu”nu referans alarak “cihan devleti” yapmaya çalışan Ahmedinejad, sosyal adalet, özgürlükler ve reformlar konusunda bir tek adım atmadığı için hem kendi seçmeninin desteğinin erimesine mani olamıyor, hem de muhaliflerin itirazlarını sokağa taşıracak denli güçlenmesinin önüne geçemiyor. Ayrıca Ahmedinejad'ın “cihan devleti” mefkuresi, bacanağı Rahim Meşşai'nin söyleminin yarattığı kaygıyla meşruiyet kaybıyla karşı karşıyadır. Muhalifleri, Ahmedinejad'ı, İran'ın rotasını “İslamî İran'dan, İran İslam'ına” çevirmekle suçluyorlar. Türkiye'de de AK Parti iktidarının uzunca bir süre “yeni Osmanlıcılık”la itham edildiğini hatırlayalım. Tarihsel bir kategoriyi diriltmeye çalışmanın tarihteki hegemoniyi referans alan bilinçaltından kaynaklanabileceğini biz de söylemiştik.

Ayrıca Türkiye'nin “cihan devleti” mefkuresi, Ahmedinejad'ın “cihan devleti” mefkuresinin karşısına çıkarılmaya hazırlanılan rakip fikir olmamalıdır. Eğer bu bilinçaltıyla hareket edilirse, AK Parti iktidarının Amerikalılarla yaptığı gizli anlaşma gereğince bu adımlara cesaret ettiği, asıl amacın Suriye-İran stratejik ittifakını çökertmek, İran'ın bölünmesine zemin hazırlamak, Lübnan'ın ABD-Suudi ekseninin yerel acentesi Haririci siyasetin kesin hakimiyetine geçmesini sağlamak, Hamas'ın Filistin sorunundan tasfiyesine imkan açmak ve neticede İsrail'i koruyup kollamaya odaklı AB(D) politikasının göndere bayrak dikmesine alet olmak manasına geldiği varsayımı doğrulanmış olacaktır.

Erdoğan'ın “cihan devleti” mefkuresi, Ahmedinejad'ın “cihan devleti” mefkuresinin karşısına çıkarılacak rakip fikir olmamalıdır, çünkü İran, İslam'ın Arap yarımadası dışına ilk çıktığı medeniyet havzasıdır ve o havzanın üretici kaynaklarından biri de bu diyarın kavimleri, kültürleri ve coğrafi çanağıdır. Hıristiyanlığın yeni dünyasının Amerika olması gibi, İslam'ın yeni dünyası da İran'dır. İslamî geleneğin İran'da yeniden inşa edildiğini, bu inşa sürecinde Türkler, Kürtler, Araplar, Farslar ve diğer kavimlerin tümünün etkin biçimde yeraldığını  söyleyebiliriz. Bildiğimiz bütün büyük filozoflar, kelamcılar, tarihçiler, hadisçiler, tefsirciler, fakihler hep İranlıdır. 16. yüzyıldaki Safevi hanedanına gelinceye dek İran Sünni idi. Tabii ki İran'ın Sünniliğinin Emevi Sünniliği değil, Ehl-i Beyt Sünniliği olduğunu unutmayalım. Dolayısıyla Yavuz Selim'e gelindiğinde, Ehl-i Beyt taraftarlığı Şiilik/Alevilikle temsil edilip Sünniliğe Emeviliğin siyasi ve dini mirası kaldığından İran ve Osmanlının karşı karşıya geldiği bir tarihsel sapma yaşandıysa ve İslami gelenekte bulunmayan bir âdetle Yavuz Sultan Selim'in İslam memleketlerine fetih seferleri düzenlenmesiyle eski tarihsel süreklilik ve bütünlük bozulduysa da Kanuni Sultan Süleyman'la bu hatadan dönülmüş ve tarih tekrar kendi doğal mecrasına oturtulmuştur.

Erdoğan'ın “cihan devleti” mefkuresi, batının hegemonyasını yansıtan tezahürleri budayarak yol almalıdır ve “ikinci Boğaz geçişi” bu bakımdan çok önemli bir adımdır. Yine budanması gereken tezahürlerden biri olarak başörtüsü yasağı da Türkiye'nin içiyle değil, dış hegemonik odakların Türkiye üzerindeki vesayetinin devam etmesiyle ilgili bir simgedir. Başörtüsü yasağının kaldırılmasından alınganlık yapan bu diyarın insanları hatalıdırlar; çünkü asıl alınganlık yapanlar, Türkiye'yi denetimleri altında tuttuklarından emin olmak isteyen yabancılardır. Başörtüsünün tamamen özgür kalmasıyla memleketin batı hegemonyasının kıskacından tamamen çıktığını anlamış olacağız. Keza, savaş koşullarında taktik nedenlerle başkent yapılmak zorunda kalınmış, ama Birinci Dünya Savaşı'nın en önmeli politik sonuçlarından biri olarak kalıcılaşmış mevcut durumun da değişmesi ve İstanbul'un yeniden başkent yapılması, İstiklal Harbi'nin ruhuna ve stratejisine uygun bir karar olacaktır. Türkiye'nin “cihan devleti” olabilmesi için İstanbul'un mutlaka başkent olması, başkent olabilmesi için de İstanbul'da mutlaka radikal kentsel değişimin inşası gerekiyor.

Son olarak ve en önemli konu, Türkiye'de sosyal adaletin iflas eşiğinde duruyor olmasıdır. Derviş iktisadıyla küresel kapitalizme entegre edilmiş mevcut ekonomi rejiminin reddedilmesi batı hegemonyasından kurtulmanın kritik kararları arasındadır. Yeni kurulacak AK Parti hükümetinin bu rejimden vazgeçmesini, iktisadın sosyalizasyonuna yönelmesini temenni ediyoruz. Özelleştirme politikası değiştirilmeli, yabancı yatırım politikasında da radikal değişime gidilmelidir. Yeni hükümetin mevcut iktisat rejimini çöpe atıp halka dayalı, yerel ve milli bir adil paylaşım iktisadını uygulamaya koyması gerekir.

Sosyal adalet Erdoğan iktidarlarının hep yumuşak karnı olmuştur, hâlâ da öyledir. Muhafazakar politikacıların ayak izlerini takip eden Erdoğan, projeciliğiyle geride iz bırakacak işler yapıyor olabilir ama sosyal adalet sağlanmadıkça bu projeler hep gölgede kalacaktır. Refahın olabildiğince yayılması için 2011 dönemi iyi bir fırsattır. Bu konuda acil önlemler alınmalıdır. Çünkü “cihan devleti” mefkuresi halksız mümkün değildir. Halkın katılmadığı bir cihan devleti olamaz. Olursa da sadece askeri güce dayalı oligarşik bir devlet olur ve fakir fukaranın âhını alır. Sosyal adalet sağlanmazsa cihan devleti fakir fukara üzerinde baskı kuran devlete dönüşür, özgürlükler sınırlandırılır, korkutmaya dayalı idare yerleşir, Abdulhamit'in istihbarat/jurnal sistemi hortlar. Böyle bir “cihan devleti”, halkına güvenmemekle suçlanan “eski Türkiye”nin devlet anlayışından farklı bir yere varamaz.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur.