1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Bir daha olmasın
Bir daha olmasın

Bir daha olmasın

Bugün 12 Eylül… Yaşı 35’in altında olanların, 12 Eylül 1980’deki askeri darbenin bağıra bağıra gelişini, bu darbe yapıldıktan sonra Türkiye’nin neler görüp, neler yaşadığını hatırlama imkanı yoktur. He

A+A-

Bugün 12 Eylül… Yaşı 35’in altında olanların, 12 Eylül 1980’deki askeri darbenin bağıra bağıra gelişini, bu darbe yapıldıktan sonra Türkiye’nin neler görüp, neler yaşadığını hatırlama imkanı yoktur.

Her insan için, birinci temel hak “Yaşama hakkı”dır. Türkiye, 12 Eylül 1980’e gelirken bu ülkede insanların yaşama hakkı yoktu. Şimdiki hepimizi üzen, öfkelendiren, kahreden  bölücü terör bir şey değil.

Türkiye’yi 1970’li yılların ortalarından itibaren sarıp sarmalayan olay terörün ötesinde bir şeydi. Her gün Türkiye’nin her yerinde onlarca insan öldürülüyordu.

Kimileri, kaldıkları evlerde cinayet çeteleri tarafından iple boğuluyordu. Kimilerinin kafasına sıkılıyor, kimileri bomba ile havaya uçuruluyordu. Türkiye’de gençlik “Sağcılar” ve “Solcular” diye bölünmüştü. Herkesin üzerinde silah vardı. Devlet otoritesi kalmamıştı.

Siyasiler ise, büyük bir aymazlık içindeydiler. İncir çekirdeğini doldurmayacak meseleler üzerinde tartışıyor, Türkiye’de zaten gergin olan ortamı daha da geriyorlardı.

Üniversiteler bitmişti. Devlet kurumları işlemiyordu. Asayiş, huzur, güven kalmamıştı. Çalışma hayatı durmak üzereydi. Ekonomi berbattı. Günümüzdeki terör nasıl askerdeki “Ana kuzusu” gençleri aramızdan alıp götürüyorsa, o günlerde de cinayet çeteleri  üniversite öğrencisi ana kuzularını  öldürüyordu.

Bu tablo içinde Türkiye’de çok kişi, hemen her gün Türk Silahlı Kuvvetleri’ne çağrı yapıyor, “Daha ne duruyorsunuz. Yönetime el koysanıza” diye adeta tahrik edip, görev tanımlamasında bulunuyordu.

Türkiye o yıllarda sandığa gidebilseydi, demokrasiyi güçlendirerek sürdürebilseydi, belki de bugün çok farklı bir ülkede yaşıyor olabilirdik.

Sonunda, 11 Eylül 1980 ‘i, 12 Eylül 1980’e bağlayan gece, beklenen oldu. Asker kışladan çıktı, tanklar caddelere yayıldı. Türkiye, bir üçüncü dünya ülkesi gibi, bir Afrika ülkesi, ya da geri kalmış bir uzak Asya, Güney Amerika ülkesi gibi yeni bir güne askeri darbe ile uyandı.

Çıkış yoktu, çözüm yoktu. sorunlar derinleşiyor, cinayetlerin sayısı ve korkunçluğu her geçen gün artıyordu. Türkiye çöküyordu. Bu tablo içinde, Kenan Evren ve arkadaşları –bugün hemen herkes inkar ediyor olsa da- alkışlarla karşılandılar.

Herkes, Paşalara övgüler yağdırıyor, “Allah sizi başımızdan eksik etmesin” diye bağırıyordu.

Kenan Evren sık sık radyoda, televizyonda gözüküyor,  içinde bol bol “Nitekim” kelimesinin geçtiği cümlelerle askeri yönetimin  başarılarını anlatıyordu.

Askeri darbe ile birlikte, cinayetler durdu. Türkiye’nin bütün dünyada itibarı zedelenmiş, ekonomi daha kötüye gider olmuştu. Ama hiç değilse, ortadan kalkan can güvenliği ve “Yaşama hakkı” geri gelmişti. Üniversitelerde eğitim yeniden başlamıştı. Fabrikalarda, belediyelerde grevler bitmiş, Türkiye siyaset ve demokrasi dışında normalleşmeye başlamıştı. Ama bir süre sonra Türkiye’de herkes anladı ki, insanca yaşamak için, bunlar yetmezdi.

Askeri darbe hükümeti başarılı olamadı. Sadece cinayetler durdu. O zaman da insanlar ister istemez, “Acaba Türkiye bu askeri darbeye mecbur kalsın diye mi bu cinayetler körükleniyor” diye düşünmeye başlamıştı.

İşte, bugünlerde hala tartıştığımız “derin devlet”, “Ergenekon Çetesi”  kavramları da o günlerden günümüze mirastır.

Asker yönetime geldi de, sonrası için demokrasiyi dizayn mı etti?.. Hayır.. Berbat etti.

Asker geldi de, Türkiye’de hep rejim için tehlike olan radikal dinci grupları, cemaatleri, tarikatları, şeriat düzeni özlemcilerini mi yok etti?.. Hayır, tam tersine palazlandırdı.

Kendi adamlarından bir Danışma Meclisi oluşturdular, bugün hala içinden çıkamadığımız “Darbe Anayasası” ile Türkiye’nin geleceğini karattılar.

Siyaset, demokrasi tamamen ortadan kalkmıştı. Belediye Başkanları asker ya da asker emeklisiydi.

Otobüsle İzmit’ten İstanbul’a gidene kadar en az 3-4 yerde durdurulur, otobüsün içine ellerinde otomatik tüfeklerle binen askerlere nüfus kağıdınızı gösterirdiniz. Askerlerin başında bulunan astsubay tipinizi beğenmese de, sizi koltuğunuzdan alıp otobüsten indirse, kimse sesini çıkartamaz, kimse bir daha sizin izinizi bulamazdı.

Askeri darbe yönetimi döneminde Türkiye özgürlüğün, demokrasinin kıymetini anladı.

O yönetimde yanlışlar yapılıyordu. Torpil vardı, istismar, hatta yolsuzluklar vardı.

Ama muhalefet yoktu. Bunları kimse konuşamaz; kimse yazamazdı.

Kenan Evren ve arkadaşları, asker mantığı ile bu çok büyük ve karmaşık ülkenin yönetilemeyeceğini anladıkları, kadrolarının yeterli olmadığını gördükleri için 1983’te yeniden ülkeyi seçime götürmeye mecbur kaldılar.

Bu süre içinde çok insan haksızlığa uğradı. İşkence gördü, öldürüldü. Siciline kara lekeler sürüldü. Kimileri kaçıp vatanını terk etmek Avrupa’ya sığınmak zorunda kaldı.

Bu nedenledir ki, Türkiye’de demokrasi devam ettiği, halkın önüne sandığın gelebildiği sürece kimsenin “Asker gelsin, bizi kurtarsın” demeye hakkı yoktur.

Şöyle bir dünün.. AKP iktidara geldikten sonra, Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi bitip de, AKP yeni Cumhurbaşkanını seçmeye hazırlanırken  “Asker gelsin, bunlar gitsin” diye bağıranların istediği olsaydı; Türkiye bugün kimbilir ne hallerdeydi.

Hala ve her şeye rağmen; bu ülkede demokrasi var. Hala ve her şeye rağmen, bu ülkede muhalefet var. kalemlerin büyük bölümü satılık; Türk medyasının önemli bir kısmı güçlüden yana görünmek sevdasında olsa bile, hala ve her şeye rağmen bu ülkede özgür basın var.

Bu hükümetten, AKP’den şikayetçiyseniz, demokrasi kuralları içinde en az onlar kadar iyi örgütlenip, en az onlar kadar halkı ikna ederek ve kendinizi halka sevdirerek bir sonraki seçimde siz iktidara gelebilirsiniz.

Umuyor ve diliyorum ki, bu ülke bir daha askeri darbeler görmesin. Belki 12 Eylül olmasa, bugün Türkiye’de  “sosyal demokrat” kimlikler, “Sosyal demokrat” siyasi örgütler bu kadar zayıf, bu kadar dağınık ve güçsüz kalmaz, 1980 ile 2010 arasındaki uzun dönemde bu denli iktidardan uzaklaşmazlardı.

İsmet Çiğit

NOT: KAMURAN ABLA’DAN AÇIKLAMA: Dün bu sütunlarda  “Sefa Sirmen olmak kolay bir şey değil” başlıklı bir yazı yazmıştım. Cuma günkü nikahtan izlenimleri yazmış, Sefa Sirmen’in eşi Kamuran Sirmen’in çok fazla ortalarda gözükmediğinden bahsederek, “Keşke eşinin yanında dursaydı” demiştim. Dün sabah Kamuran Abla aradı. Şunları söyledi: “Ben hiçbir zaman nazlı bir kadın olmadım. Oğlum, gelinimizi ilk bana gösterdi. Bütün kalbimle bu evliliği onayladım. O gün, elimden geldiği kadar Sefa Bey’in yanındaydım. Ama çok kalabalıktı. Herkesle ilgilenirken, çok fazla öne çıkmadım. Hiçbir şekilde özel bir tavrım yoktu.” Kamuran Sirmen’in bu açılamasının pek çok kişideki yanlış anlamalara da son vereceğinden eminim.

Bu haber toplam 1142 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.