1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Birey temelli demokrasi"si değil, "insan" temelli "milli-irade
Birey temelli demokrasi"si değil, "insan" temelli "milli-irade

Birey temelli demokrasi"si değil, "insan" temelli "milli-irade

Amerika Başkanı Obama, “Arap baharı” isimlendirmesini münasip görüp destek vererek ele geçirmeye çalıştığı sokak isyanları vesilesiyle Arap ve İslam dünyasına hitaben yaptığı konuşmayla

A+A-

Amerika Başkanı Obama, “Arap baharı” isimlendirmesini münasip görüp destek vererek ele geçirmeye çalıştığı sokak isyanları vesilesiyle Arap ve İslam dünyasına hitaben yaptığı konuşmayla (20 Mayıs 2011), 1950'li yıllarda Avrupa'yı inşa ederek soğuk savaşı kuran Truman gibi Arap dünyasını inşa edip yeni soğuk savaşı kuran siyasetçi ünvanıyla tarihe kayıt düşülecektir. Belki Obama da, selefi Truman gibi, bütün zamanların elleri en kanlı ABD lideri olarak hafızalarda yer etmesini sağlayacak bir nükleer kıyım yaratabilir, açıkça tehdit ettiği Suriye ve İran'da yeni bir Hiroşima ve Nagazaki cinayeti işleyebilir. Çünkü Bush hükümetlerinin “ya bendensin, ya da düşman” doktrinini “ya isteyerek demokratikleşeceksin, ya da bunu işgalle yapacağım” manasıyla tekrar telaffuz etmekle “demokrasi” ihracının nasıl gaddarca yöntemlerle uygulanabileceğini söylemiş oldu. Romanya'yı dev bir askeri üs haline getirme kararıyla 50'lili yıllardan farklı olarak Avrupa'nın sınırlarını bu kez Rusya'ya dayayan Obama'nın ABD'si, öyle anlaşılıyor ki Fars Körfezi'ndeki hegemonyasının simetrisini Karadeniz'de oluşturmak istiyor. Bu formasyonda, nükleer güç ve cihan devleti olmaya karar vermiş Türkiye'nin, Karadeniz'de Fars Körfezi'nin İran'ı muamelesi göreceği kesindir.

Yeni soğuk savaşın küresel rejimini kurmaya girişen Obama'nın tehditlerinden, “demokrasi” ihraç ederek direnç kırmayı başaramadığı ülkelerin üzerine savaş makinesini sürmekten çekinmeyeceğini anlıyoruz.

“Demokrasi”yi sürekli tırnak içinde yazmamızın sebebi, “halkın yönetimi” basitliğine indirgenerek dilimize girmiş, ama eski Yunan'dan modern Avrupa'ya kendi tarihsel ve kültürel havzasında bizim kullandığımızdan çok farklı bir macera ile yoluna devam eden bu yönetim yöntemi ile, millet iradesinin tecelli etmesini esas alan yönetim yönteminin birbiriyle kültürel, tarihsel ve teorik hiçbir benzerliğinin bulunmamasındandır; ne “demos (imtiyazlı kitle)” bizim “halk (yaratılmışlar)” veya “millet (değerler topluluğu)” dediğimiz şeydir, ne de “kratos (güç tekeli)” bizim “idare (kollektif tedbir)” kavramının içindeki öğeleri yansıtır. Zaten böyle olmadığı için, bizim kullandığımız anlamda değil, batılıların kasdettiği manada “demokrasi”nin Müslüman bir ülkede kurulabilmesinin ancak o toplumun kültürel genetiğinin değişmesi, Avrupa ve Aydınlanma değerlerini benimsemesi, modernleşmesi (yani geleneksel, tarihsel ve kültürel köklerinden kopması), yani kısaca Avrupa tarihini kendi toplumsal örnekliğinde tekrarlaması ile mümkün olabileceğini gizlemiyorlar. Nitekim bu nedenledir ki Müslüman ülkelerde demokrasi kurulabilmesi için on yıllara ihtiyaç bulunduğunu söylüyor, yani Avrupa tarihsel tecrübesinin hızlandırılmış biçimde yaşanması için gerekli süreyi belirtiyorlar.

ABD Başkanı Obama veya diğer batılıların amaçladığı şey, Müslüman ülkelerin batılı liberal demokrasiler tarafından on yıllarca desteklenmiş diktatörlerden kurtularak bunların yerine milli iradenin özgürce tecelli edeceği yönetimler kurulması değildir. Niyetleri bu olsa, 1979'da İran'da büyük bir halk ayaklanmasıyla, firavun ahfadının en kanlı temsilcilerinden diktatör Pehlevi saltanatı yıkılıp yerine milletin iradesinin özgürce tecelli edeceği cumhuriyet kurulduğu andan itibaren ABD ambargolar, yaptırımlar, tehditler, şantajlar, askeri operasyonlarla kesintisiz saldırılar düzenler miydi? Saddam silahlandırılıp İran'a saldırtılır mıydı? Latin Amerika'da özgür seçimlerin ardından birbiri ardınca kurulan sosyalist hükümetlere karşı savaş vaziyeti alınır mıydı? Maksat milletin iradesinin özgürce tecellisi olsa Suriye'nin birkaç şehrinin sokaklarında cereyan eden protestolara ülkeyi işgal etmenin eşiğinde durarak destek verilirken, bütün toplumun el-Halife saltanatına karşı ayağa kalktığı Bahreyn'de, üstelik bütün uluslararası yasaları ayaklar altına alan Suudi saltanatı tanklarıyla Bahreyn sokaklarında insanları öldürürken halka, milli iradeye karşı saltanat rejimi desteklenir miydi?

ABD'nin ve batılıların sözünü ettiği “demokrasi”, yeni sömürgeciliğin ideolojisidir ve aslı esası da milletin iradesinin yok sayılacağı imtiyazlı kitle ve güç tekeli yönetiminin tesis edilmesidir. Bunun için de Müslüman toplumun tarihsel ve kültürel gerçekliğinin başkalaştırılması gerekmektedir.

Bugün muhafazakârların yaşadığı büyük çelişki, adına “eski Türkiye” denilen zamanlarda dayatılan batıcılık ve batılılaşmanın halka yabancı ve yabancılaştırıcı özelliklerini liste yapıp dökerken, bugün aynı şey liberal batıcılar tarafından bu kez AB(D) marifetiyle yapılıyor olmasına rağmen nasıl olup da bu operasyona alet olabildikleridir. Oysa “eski Türkiye”nin Kemalist aktörleri ile “yeni Türkiye”nin liberal aktörleri arasında mahiyet değil, sadece yöntem farkı vardır ve her iki batıcılık ve batılılaşma da Türkiye'de Avrupa tarihsel tecrübesini yaşatarak “demokrasi”yi kurmaya çalışmaktadır. Onların kavram dünyasındaki “demokrasi”, şükür ki Başbakan Erdoğan'ın da  artık söylemeye başladığı “milli-irade yönetimi” asla değildir. Zaten bu nedenle liberal batıcılar, “demokrasi”nin kurulabilmesi için “birey”in ortaya çıkması gerektiğini, bunun için de tarihsel kültürle yolu ayırmak lazım geldiğini sürekli yazıyor, adeta propaganda ediyorlar; hem de o tarihsel kültürü en büyük dayanağımız, temelimiz, gücümüz, kökümüz, varlığımızın ve varoluşumuzun sağlam mimarisi olarak savunan muhafazakâr medyada!

Meşruiyetini ve gücünü, milletin batılılaşma dayatmasına karşı kendi özünü korumaya azmetmiş kudretli iradesinden alan AK Parti iktidarına destek veren muhafazakâr medyanın, batıcılık ve batılılaşma ideolojisinin karargahı haline gelmesi akıl almaz bir çelişki, acıklı bir öyküdür.

Liberal batıcıların “demokrasi”nin kurulması için büyük önem atfettiği “birey”, hümanizmin tanrılaştırılmış “birey”idir. Tanrısal (ilahi) insanı tarihsel, kültürel ve toplumsal köklerinden söküp alarak oradan tanrılaşmış “birey”i yaratan Aydınlanma (bu yaratma tasvirinin, eski hikayelerde Tanrı'nın Âdem'i çamurdan bir heykel gibi yapıp ona ruh üflemesinin tıpatıp aynısı olduğunu hatırlatayım!), insana dair herşeyi yeni baştan, yeni bir bakışaçısıyla tanımladı ve inşa etti. Yeryüzünde tek başına, kendi başına, yapayalnız bir tanrı olarak “birey”, Allah'ın lütfettiği vahiy nehrinin yatağında akmayı reddedip binlerce yıllık Gelenek'in birikimini yoksayarak herşeye yeniden başladı. Bu düşünce dünyasının içinde nefes alıp veren insanların “birey”liği, aslında Aydınlanma dünyası içindeki çaresizliği, biçareliği, beyhudeliği ve anlamsızlığıyla ilgilidir.

ABD Başkanı Obama'nın, Arap sokağındaki protestolar vesilesiyle Müslüman ülkelere dayattığı fikir, “birey” olması ve o kimlikle de “demokrasi”yi kurmasıdır! ABD, dışarıdan silah tehdidiyle, liberal batıcılar da içeride bu ajandanın iş takipçisi sıfatıyla, Müslüman ülkelerde kelimenin tam anlamıyla Moğol istilası sahnelerini canlandırmaktadırlar.

2011 seçimlerinin başka siyasi gündemlerinin hepsi bir yana, bu seçimin asıl konusu Başbakan Erdoğan'ın 2023'e kadar Türkiye'yi yönetip yönetemeyeceği, 2011-2015 iktidar döneminden sonra yola Türkiye'nin (cumhur)başkanı olarak devam edip edemeyeceğidir. Bu sorunun cevabını, Erdoğan'ın nükleer Türkiye'nin (cumhur)başkanı olarak batılıların direnç kırıcı “demokrasi”sini mi, yoksa ülkenin gücünü şahlandıracak “milli-irade” yönetimini tercih edeceğinde bulabileceğiz.

Erdoğan'ın nükleer Türkiye'nin (cumhur)başkanı olmasının anlamı, ancak Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Doğu bölgesinin müşterek coğrafyasına “ortadoğu” ve milli-irade yönetimi yerine de “demokrasi” demeyi bırakmasıyla muhteva kazanabilir. Masum birer tanımlama olmadıklarını, en azından içinde doğdukları politik kültürü bütünüyle yansıttıklarını bildiğimiz bu kavramların bizim tarihsel ve kültürel gerçekliğimizle uzak yakın alakası yoktur. Hangi kelime ve kavramlarla düşünüyorsak dünyamızı da öyle inşa ederiz. Zihinsel faaliyetimiz, dış dünyayı kurma biçimimizin anahtarıdır.

Batılıların “ortadoğu” adını verdiği bölge, tarihsel olarak Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Doğu'dur. Türkiye ise Doğu Akdeniz ve Batı yakasının içinde yeralan Anadolu'dur ve “köprü” asla değildir. Türkiye'ye batılıların yakıştırdığı “köprü” metaforu, “ortadoğu” demek gibidir ve aynı işlevi görmesi murat edilmektedir. Oysa Türkiye, Doğuların başladığı İran gibidir ve Batılar Anadolu'dan başlar. Anadolu-İran da bölgesel jeolojinin ortak tektonik plakasıdır. Eğer günün birinde insanlık ulus devlet sınırlarına sığmakta zorluk çekmeye başlar da tıpkı imparatorluklar çağından çıkıp ulus devletler çağına geçtiği gibi yeni bir evreye geçmeye ihtiyaç duyarsa Türkiye ve İran, tarihsel İran-Turan havzasının bu kez rakip değil müşterek imparatorluğunun merkez üssü olacaktır. Başbakan Erdoğan, nükleer Türkiye'nin (cumhur)başkanı olmaya niyetleniyorsa öncelikle zihninde bu jeo-stratejinin politik mimarisini gerçekleştirmelidir.

Bu ufkun inşasında güçlü temel, “birey”e dayalı “demokrasi” değil, “insan”a dayalı “halk yönetimi” veya “milli-irade yönetimi”dir.

Milli-irade yönetimi, temsil yoluyla iktidarın temerküzünü özendiren “demokrasi”ye karşın, iktidarı son kırıntısına kadar asıl sahibine infak etmenin felsefi temelini verir. Maksat, iktidarın sosyalizasyonudur. Nükleer Türkiye'nin (cumhur)başkanı olmak isteyen Erdoğan milli-irade yöntemiyle güç dağılımına inanmalıdır. İktidarı tekelleştirmek, temerküz ettirmek ve toplumu edilgen hale getirmek nükleer Türkiye'nin güç tanımı olamaz. Güçlü Türkiye, milletin ve halkın güçlendirildiği Türkiye'dir.

Başbakan Erdoğan eğer nükleer Türkiye'nin (cumhur)başkanı olmak istiyorsa ne iktidarının, ne de Türkiye'nin batıcılığın ve batılılaşmanın uygulama sahası olmadığını, Türkiye'nin kendi cevheriyle varolduğunu göstermelidir.

Nükleer Türkiye'nin (cumhur)başkanı olmak, Türkiye'nin “b'il-a'raz (dolayısıyla/dolayımıyla)” değil “bi'z-zat (özüyle/kendisi itibariyle)” varolabileceğine inanmayı gerektirir.

Bu haber toplam 1098 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.