1. HABERLER

  2. PERDE ARKASI

  3. Böyle Proje Olur mu?
Böyle Proje Olur mu?

Böyle Proje Olur mu?

Birkaç kez yazdım, yine yazıyorum bu garip proje hakkında. Değirmendere’nin en merkezi yerinde denize kayalar döktüren önceki belediye başkanımız Hasan Özer, en yanlış işlerinden birini yapm

A+A-

Birkaç kez yazdım, yine yazıyorum bu garip proje hakkında.

Değirmendere’nin en merkezi yerinde denize kayalar döktüren önceki belediye başkanımız Hasan Özer, en yanlış işlerinden birini yapmıştır. Hatta daha ileriye giderek söyleyebilirim ki Değirmendereliyi ciddiye almamaktır bu; çünkü yapılan, denizde anlamsız bir taş yığını oluşturmaktır. Başarılmış (!) olan sadece budur. Sahilde yürüyen insanlar, bu kaya parçalarına anlam verememektedirler.

Yaklaşık iki yıl oldu, proje denilen bu taş yığını burada, böylece duruyor. Önceden de yazmıştım; proje dediğinizde aklınıza mühendislik hizmeti gelmelidir. İki yılda bitirilemeyen ve ne olacağı belli olmayan bir proje gördünüz mü siz? Görmediyseniz gelin Değirmendere’ye, bu taş yığınını görün.

“Bu projenin mühendisi mi öldü?” diyor bazıları; yani yapılan yanlışlıkla düpedüz alay etmeye başladı insanlar. Bilesiniz.

Kime sesleniyorum? Tabii ki Gölcük Belediye Başkanlığına sesleniyorum. Değirmendere Belediyesi, AKP sayesinde tarihe karıştı çünkü. Gölcük Belediye Başkanı Mehmet Ellibeş, kendisinin basın çalışanlarına verdiği bir yemekte, soruma yanıt olarak “denize dökülen bu kaya parçalarının önceki belediyenin bir projesi olduğunu” söylemişti. Sayın Ellibeş! İki yıldır orada duran taş yığını bir proje olabilir mi? Bu taşlar kaldırılmalıdır, diye yazmıştım önceki yazılarımdan birinde. Ne kadar haklı olduğum ortaya çıktı. Bu konuya tekrar değinmemin nedenini açıklayayım şimdi.

Geçen cumartesi günü saat 15. 00’te oradaydım. Buraya dökülen kayalar nedeniyle oluşan kumda kendine yer bulan çürümüş midye yığını, pis koku yayıyordu etrafa. Sanırım mahalleli şikâyet etmiş bu durumu; çünkü belediye çalışanlarından birkaç kişi oradaydı ve iş makinesi, kepçesiyle çürümüş midyeleri kamyona dolduruyordu. Ne garip bir projedir ki bu, mahalleye pis koku yayıyor. Bu pisliğin oluşacağı bile düşünülemedi. Şimdiden söylüyorum: Yine bu pislik olacak; yine elemanlar, kamyon ve iş makinesi mi göndereceksiniz? Yazık değil mi harcanan paralara, boşa giden emeğe?

İki yılda bitirilemeyen bu sözde projenin ne olduğunu görelim artık ya da bu kaya parçalarını denizden çıkarıp oluşan pisliği ve görsel kirliliği ortadan kaldıralım.

Selahattin Demirtaş’ı İçtenlikli Bulmuyorum

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın güven vermeyen, kendi içinde çelişkileri olan açıklamaları var ve bu nedenle kendisini içtenlikli bulmuyorum. Kısaca değineyim.

Resmi dil olarak Türkçeyi benimsediğini dile getiren Demirtaş, nasıl oluyor da mahkemede Kürtçe ifadeyi ve ayrıca Kürtçe nikâhı savunabiliyor. İşte bu, önemli bir çelişkidir. Resmi dil Türkçe olarak benimseniyorsa, mahkemede ve nikâhta da bu dil kabul edilir. Ama bunun tam tersi örnekleri teşvik ediyorsunuz. Bu bir çelişkidir. Bu nedenle, Demirtaş ve Demirtaş gibi düşünenleri içtenlikli bulmuyorum. Siz mahkemede ve nikâhta Kürtçeyi savunuyorsanız, ikinci resmi dili benimsiyor ve bunun da Kürtçe olduğunu söylemiş oluyorsunuz.

Anadilim resmi dilden farklı diyerek federal devlet isteyenler ve bu görüşe destek veren devletler, dünyada iki bin beş yüzden fazla anadil olduğunu bilmelidirler. Dünya bunu kabul ederse, tüm devletler allak bullak olacaktır. Bazı devletler, kendilerine istemediklerini bizim için istiyorlarsa, burada kötü niyet olduğu açıktır.

Federal yapının ülkemizin bölünüp parçalanmasına neden olacağını düşünenlerdenim. Kürt kökenli vatandaşlarımıza, bu tehlikeli durum, gerekçeleriyle anlatılmalıdır.

“Olimpos”un İlk Sayısı

Ülkemizde dergi yayımlamak, yel değirmenlerine savaş açan Don Kişot’u anımsatmıştır bana hep. Okumayan, sanatı alkışlamayan ve hatta bazen içine tüküren (Melih Gökçek’in bir sözünde geçtiği gibi) insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede böyle bir çaba, kutlanacak bir donkişotluktur.

Bursa’da yayımlanan Olimpos dergisinin ilk sayısını (Ocak – Şubat 2011 tarihli, 34 sayfa) okudum geçen hafta. Ocak ayından önce yayımlanmış ve okura ulaşmış bile. İlk sayı heyecanı da denilebilir buna. Taştan Çıralar derginin sahibi. Yayın kurulunda şu adlar var: Taştan Çıralar, Mikdat Yıldız, Ahmet İlbaş, Gülşen Özteber, Muazzez Akdeniz, Hüseyin Ergün. Bu arkadaşları yürekten kutluyor, nice sayılara diyorum.

Giriş yazısının son paragrafındaki şu bilgiyi önemli buldum. Aynen alıntılıyorum: “Bizi Maviada dergisine katarak onurlandıran, dergiyi kapattığı halde Olimpos’u yapmamıza her türlü desteği veren, sabırla eğiten ve dergiciliğe hazırlayan yazar Şenol Yazıcı’ya ve dergimizin bu sayısının dizgi, tasarım, kapak işlerini karşılıksız, en güzelinden yapan grafiker ressam Doğanay Yazıcı’ya teşekkür ederiz.”

İlk sayının yazar ve şairleri: Şenol Yazıcı, Ayten Mutlu, İsmail Güçtaş, Ahmet İlbaş, Yusuf Yağdıran, Fadime Y. Karoğlu, Ahmet Özer, Hidayet Karakuş, Özkan Mert, Nursel Aras, Asım Öztürk, Aysu Şener, Ali Sığa, Esra Odman, Mehmet Gökyayla, Gülgün Çako, Rahim Gür, Tamer Öncül, İhsan Topçu, H. Hülya Yıldız, Engin Taş, Mehmet Büyükçelik, Yıldız Oksal, Halim Yazıcı, Mikdat Yıldız, Gülşen Özteber, Taştan Çıralar, Öner Yağcı.

Bu sayının dosya konusu: “Kurbağadan Fil Yaratmak… Anadolu’da Bir Mum Yakmak”. Şenol Yazıcı’yla yapılan söyleşi de dikkat çeken yazılardan.

Olimpos’a yazı göndermek ya da sürdürümcü olmak isteyen okurlarım, derginin elektronik adresine ([email protected]) yazabilirler.

Yazımı, Ayten Mutlu’nun dergide yer alan İstanbul’un Gözleri adlı şiirinin son bölümüyle noktalamak istiyorum:

İSTANBUL’UN GÖZLERİ

açmadan kapısını o karanlık ülkenin

iki dünya arasında bir köprü

kuran istanbul’un gözleri gibi

son kez maviye boya içimdeki renkleri

çıldırtan varlığına inat sonsuz yokluğun

yokluk olmadan adım

gel

kırılmış olmasan da

yalnız değilsen de gel

n’olursun gel

Ayten MUTLU

Fıkra

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde kadınlar toplanıp dertleşmeye başlarlar. Söz döner dolaşır, eve dönünce ne yapacaklarına gelir. “Eve gidince kocalarımıza rest çekelim. Artık ev işlerini onlar yapsın…” falan gibi cümleler konuşuldukça konuşulur. Gelecek yıl buluşmak üzere ayrılırlar. Bir yıl geçtikten sonra buluşurlar yeniden. Ne yaptıklarını anlatırlar birbirlerine.

Fransız kadın:

- Ben eve gidince, kocama lezzetli yemekler yemek istiyorsa, artık yemekleri onun yapması gerektiğini söyledim. Birinci gün bir şey yapmadı. İkinci gün kendine yemek yaptı. Üçüncü günse, ikimize de yemek yapmıştı. Artık yemek işlerini o hallediyordu.    Alman kadın:

- Ben eve gidince, artık temiz kaplarda yemek yemek istiyorsa, bulaşıkları yıkaması gerektiğini söyledim. Birinci gün bir şey göremedim. İkinci gün kendi bulaşıklarını yıkadı. Üçüncü gün benim bulaşıklarımı da yıkadı. Artık bulaşık işlerini o hallediyordu.    Türk kadın:

- Ben eve gidince, kocama artık temiz çamaşırlar giymek istiyorsa, çamaşırlarını yıkaması gerektiğini söyledim. Birinci gün bir şey göremedim. İkinci gün de bir şey göremedim. Üçüncü gün, sağ gözüm hafif açıldı, bir şeyler görmeye başladım.

Sağlık

Newsweek son sayısında, tıp dünyasında yaşanan antibiyotik krizine geniş yer verdi. Dergi, doktorların bilinçsiz şekilde küçük rahatsızlığı antibiyotikle tedavi etmesinin bakterileri dirençli hale getirdiğini yazdı.    Newsweek haberine göre doktorlar, kendilerine gelen hastanın şikâyetini tam olarak anlayarak ona uygun ilaçları vermek için testler yapmak yerine, farklı etkilere sahip birden fazla antibiyotiği reçeteye yazma “tembelliğine” kapılmış durumda. ABD’de reçetelerde yazılan antibiyotiklerin yüzde 50’sinin gereksiz olduğu belirtiliyor. Bu durum, bakterilere karşı tıp dünyasının elindeki en önemli silahlardan biri olan antibiyotikleri çok daha güçsüzleştiriyor, çünkü bakteriler her geçen yıl bu ilaçlara karşı kendilerini yenileyerek daha dirençli hale geliyorlar.    Newsweek’e konuşan uzmanlara göre antibiyotikler, aynı doğadaki petrol, doğalgaz gibi doğal kaynaklar gibi değerlendirilmeli ve sınırsız ve bilinçsiz şekilde tüketilmesinin önüne geçilmeli. Aksi halde, 1940’larda penisilinin eczanelerdeki yerini almasıyla başlayan antibiyotik mucizesi sona erecek. Daha da vahimi elde olan antibiyotikler bakterilere karşı her geçen gün güçsüzleşirken, dünyadaki 13 büyük ilaç firmasından sadece 5’i yeni antibiyotikler üretmek için araştırma yürütüyor. Çünkü çok yaygın olan bu ilaçların ilaç firmaları için kârlılığı da etkinliği de giderek düşüyor.

(Kaynak: www.millethaber.com, 25 Aralık 2010)

Bu haber toplam 1231 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.