1. HABERLER

  2. PERDE ARKASI

  3. Bu gidiş nereye?
Bu gidiş nereye?

Bu gidiş nereye?

Köşesinin her satırında yüreğinin İzmit için çarptığına inandığım sevgili kardeşim Nahit Çiğit’in 31 Ekim günkü yazısındaki kent izlenimini üzülerek okudum. Cumhuriyet Bayramı’nda bütün İzmi

A+A-

Köşesinin her satırında yüreğinin İzmit için çarptığına inandığım sevgili kardeşim Nahit Çiğit’in 31 Ekim günkü yazısındaki kent izlenimini üzülerek okudum.

Cumhuriyet Bayramı’nda bütün İzmit’i kent merkezinden başlayan gezisinde çok az bayrak asılı olduğunu gördüğünü yazmış.

Özellikle yazısının şu bölümünü okurken karamsarlığım katlanarak arttı:

“Bayram günü, işimizin azlığını fırsat bilerek arkadaşlarla İzmit’in tepelerini dolaşmaya çıktık. İzmit çok hızlı büyüyor. Tepeler ev dolmuş. Yüzlerce… Binlerce konut… Tek bir bayrak dahi gözüme çarpmadı.”

Yaşımız gereği birçok şeyleri zaman dilimleri içinde, dünle bugünü bellek terazimizde tartar, ölçer biçeriz. Özellikle bir ulusu uygar ulus yapacak olgular karşıtı olumsuzluklar, çoğu zaman bir karagülle gibi terazinin diğer kefesine lök oturur.

Hani benim vatandaşlarım? Bir ülkeyi önce vatan ve ulus yapan insanlarım, vatandaşlarım neredeler? Futbol maçını kazandığı takımının devasa bayrağını çınarlara, gökdelenlere asan insanlarım? Cumhuriyet Bayramında camına küçük bir Türk bayrağını asmak gereğini duymayan vatandaşlarım? Bize neler oluyor?

Nahit Çiğit gibi ben de 2002 yılı 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramında bayraksız binalara bakarak aşağıdaki satırları karalamışım.

2002 ve 2010 kötüye gidişimizin ne yazık ki bir kanıtı.

Şimdi o yazıyı bir kez daha okuyalım:

Kırmızı gelincikler neden açmadı?

Kurtuluş Savaşı gazisi Niyazi Bey, her ulusal bayramda yaptığı gibi, gene çizgili lacivert elbisesini giyip, göğsünün sol tarafına İstiklal Madalyasını özenle taktı. Torunu Metin’e seslenerek, “Hadi bakalım oğlum, hazırlan, bayrama gidiyoruz” dedi. Bunu her bayram yapardı. En büyük zevki, torununu çelenklerle bezenmiş Atatürk heykeline götürüp parmağı ile Akdeniz’i gösteren heykelini saygıyla selamlamaktı.

Evden ayrılmadan son bir defa salona geçip, başköşede asılı duran Atatürk’ün fotoğrafını düzeltmek istedi. Aslında fotoğraf düzgündü. O hep böyle yapıp elleriyle fotoğrafa dokunmak isterdi.

Akşamdan boyadığı siyah ayakkabılarını giyip, torunu elinde evden çıkıp, köşedeki kırtasiyeciden küçük bir Türk bayrağı alıp torununun eline verdi ve heykelin yoluna koyuldular.

Birden Niyazi Bey’in yürüyüşü değişti. İkide bir durup etrafına bakmaya başladı. “Allah Allah” dedi kendi kendine; “Acaba ben mi yanıldım? Bugün 19 Mayıs değil miydi yoksa?”

Geçmiş bayramlarda olduğu gibi dükkanlarda, evlerin balkon ve pencerelerinde Türk bayrakları yoktu. Beş dükkanın birinde, evlerin bazılarında bayrak vardı. Halbuki bundan önceki bayramlarda bütün dükkan ve evlerin hemen hepsi bayrak asar, cadde ve sokaklar kırmızı gelincik bahçesine benzerdi.

Başı eğit ve küskün, kırgın eve döndü. Eşi garipliği fark etmişti. Ona “Bak yine tansiyon ilacını almamışsın, bir tuhafsın” dedi. O usulca salona girdi ve Atatürk’ün fotoğrafına bakakaldı. Sanki Atatürk’ün kaşları biraz daha çatılmış gibiydi. Kimbilir belki de limanda Bandırma Vapurunu arıyordu. Belki de Samsun’a bir kere daha gitmeyi düşünüyordu. Ama kendine sordu, sordu, sordu…

Kimler için?...

Cemal TURGAY

Bu haber toplam 731 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.