1. YAZARLAR

  2. Cemalettin Öztürk

  3. Değişmeyen anlayışımız; “Bize bir şey olmaz!”
Cemalettin Öztürk

Cemalettin Öztürk

Yazarın Tüm Yazıları >

Değişmeyen anlayışımız; “Bize bir şey olmaz!”

A+A-

Olağanüstü süreçten geçiyoruz…
Gözle görülemeyen minicik bir virüs tüm dünya insanlarını bir elekte eliyor…
Sıkı duran, tedbirini alan elekten dökülmüyor, tedbirini almayanlar ise, elekten düşüp ölüyor…
2019 Aralık ayının sonlarında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve hastalığa yol açan Korona virüs, kısa sürede Antarktika dışında tüm kıtalara yayıldı.
Dünya çapında 200’den fazla ülkeye yayıldı. Bir milyondan fazla vaka var. Ölümler 100 binin altında ama her geçen gün ölü sayısı hızla artıyor…
 

*
Bütün dünya Korona virüs salgını ile baş etmenin yollarını ararken, ülkemizde salgın ve alınacak önlemler hakkında öylesine şeyler söylendi, yazıldı ki, şaşırmamak elde değil…

Önce hemen her konuda olduğu gibi “komplo teorileri” dile getirildi.
Sonra hastalığa karşı “kelle paça mı? , Dut pekmezi mi?”, “Tuzlu su mu, sirkeli su mu?” tartışmaları başladı.
Ardından “kenevirin hastalığa iyi geldiği”, “bizim genlerimizin farklı olduğu” gibi tezler tartışmaların ana konusu oluverdi…

Bir yanda panik, diğer yanda da yüz yıldır bu topraklarda hâkimiyetini sürdüren “bize bir şey olmaz!” söylemleri sürüp gitti ve gitmekte.
Tarihlerden ders almıyoruz…

*
Yakın tarihimizde, 1986’da “Çernobil Faciası” olarak tarihe geçen nükleer kazadan sonra çaylarda radyasyon olduğu “iddialarını” yalanlamak için kameraların önünde çay içen bakan, okullara, kışlalara dağıtılan radyasyonlu fındıklar, çaylar hatırımızdayken, 2005’te “kuş gribi” olarak bilinen salgında sağlık görevlilerinden köşe bucak tavuklarını kaçıran üreticiler hatırımızdayken hâlâ “BİZE BİR ŞEY OLMAZ!” diyebiliyoruz…

Olanlar hemen unutulmuş ki televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medyada konunun uzmanı olmayan “tanınmış” isimler, konuşmaya, yazmaya devam etmekteler;
Dünya Sağlık Örgütü’nün, Sağlık Bakanlığı’nın, Türk Tabipler Birliği’nin açıklamaları ve yayınları ile hastalığa karşı alınacak önlemler gayet açık bir biçimde duyurulmuşken…

Tüm ikazlara ve tedbirlere rağmen hala sokağa çıkıyoruz, insanlarla temas ediyoruz, temizlik kurallarına uymuyoruz!

*

Bilmeyenler veya tarih kitaplarında okumayan okuyucularımız için İspanya gribinden söz etmek istiyorum…
1918-1920 yılları arasında yaşanan bir salgın…
O tarihte hayatta olup bugün yaşayanlar olduğunu sanmıyorum…


virüs salgını gibi bir başka büyük salgın da, 1918’de yaşanan “İspanyol gribi” idi…
“İspanyol gribi”, İspanyol gribi değildir. Birinci Dünya Savaşı sırasında ilk kez Mart 1918’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kansas eyaletinde, Fort Riley Kışlası’nda görülmüş ve hastalık birkaç gün içinde 48 askerin ölümüne yol açmıştı.
Gemilerle Avrupa’ya savaşmaya gönderilen Amerikan askerlerinin bulunduğu kamplarda ve cephelerde yayılan hastalığın “İspanyol gribi” olarak anılmasının nedeni, salgının İspanya’da başlamasından kaynaklanmıyordu.
Savaşan ülkeler tarafından gazetelerin hastalık haberlerine “moral bozacağı” nedeniyle sansür uygulanıyordu.
Savaşa katılmayan İspanya’da ise gazetelerin hastalık ve salgın haberine yer vermesi için bir engel yoktu; dolayısıyla hastalık İspanya’nın üstüne kaldı...

Hastalığın kaynağı, ilacı ve aşısı bilinmiyordu. Üstelik o yıllarda bugünkü gibi bilim gelişmiş değildi…

Bütün dünyada milyonlarca insanın ölümüne neden olan “Büyük salgın” ismiyle de anılan hastalık, Osmanlı topraklarında ilk kez başkent İstanbul’da görülür.
1918’in yaz aylarında çiçek hastalığı salgını başlar. Bütün Avrupa’yı kırıp geçiren
verem hastalığı da kişisel ve toplumsal temizliğin yapılamadığı, sokakları pislik içinde olan İstanbul’da kapıdan kapıya, insandan insana bulaşır.
1918 yılında İstanbul’da veremden 71 bin 765 kişi hayatını yitirir.
1919’da bu salgın hastalıklara bir yenisi hem de en belalılarından biri eklenir: 2 Ekim 1919’da veba hastalığı başlar.
Şehrin korkulu rüyası olmuştur veba. İstanbul, bir yandan İspanyol nezlesi, bir yandan da veba ile savaşacaktır.

Salgın bütün Avrupa’da dolaştıktan sonra Berlin ve Viyana üzerinden İstanbul’a ulaşır.
İlk “İspanyol gribi” vakası Temmuz 1918’de Şişli’de görülür.
İki ay içinde çok sayıda İstanbulluyu yataklara seren salgın hastalıktan ölenlerin sayısı başlarda çok azdır. Daha önceki “grip” salgınlarına benzemeyen, hızla bulaşan hastalık bilinmezlerinden dolayı korkuyla karşılanır.
İstanbullular “İspanyol gribi” olarak anılan salgının başladığı ilk aylarda bu salgını pek önemsemezler.
Hastalığın yayılmasında umursamazlık, “BİZE BİR ŞEY OLMAZ” anlayışı ile kadercilik büyük rol oynar. “Allah’ın takdiri ne ise o olur” deyip geçiştirmişiz…
Sadece İstanbul’da 16 000 kişi yaşamını kaybeder…

İşte o günleri anlatan yazarlarımız…

İşte o kâbus dolu yılları yaşayanlardan biri de edebiyatımızın usta kalemi yazar HÜSEYİN RAHMİ GÖRPINAR o günleri Hakk’a Sığındık isimli romanında şöyle anlatmış…
“İstanbul’da, İspanyol nezlesi, yangın gibi evden eve saldırarak aile fertlerinden üç dört cana kıymadıkça sönmüyordu. Doktorların tavsiyeleri, gazetelerin ihtarları tesirsiz kalıyor; bu öğütlerin zıddına hareket ediliyordu. Kimsede uyanış eseri görülmüyor, cahil kafalar hep bildiğine gidiyordu.
Hangi evde hastalık zuhur ederse orada düğün varmış gibi bütün komşu kadınlar, ’dostluk bugünde belli olur’ diyerek ziyarete gidiyorlardı. Hastanın hizmetinde bulunuyorlar, bardağından içiyorlar, artığını yiyorlar, koynuna girecek gibi yatağına sokuluyorlar…”

REFİK HALİT KARAY ise “Sakın Aldanma, İnanma, Kanma” isimli kitabında şunları yazar:
“Ben böyle ateş görmedim, sanki Cibali yangınından bir yanar kütük fırlamış da balkonun açık kapısından dosdoğru bizim yatağa düşmüş; elini vücuduma sürenin kazara mangala sokmuş gibi ‘ve of!’ diye parmağını ağzına götürmediğine şaşıyordum.
Maazallah parlamama bir şey kalmamıştı. Bu çok ateşli bir illetti; yanıyordum; için için, inim inim yanıyordum. İstiyordum ki biri beni kocaman soba maşası ile belimden tutsun, götürüp bahçede havuza daldırsın…
Yanar bir kütük gibi vücuduma su dokundukça cazırdayarak, hışıldayarak beyaz beyaz dumanlar salıvererek orada söneyim, serinleyim! Ya baş ağrısı! Ağız alışmış da ‘ağrı’ diyorum, yoksa ağrı ne kelime? Ağrı benim çektiğimin yanında şifa gibi kalır.

Cumhuriyet dönemi edebiyatının ilk kadın yazarlarından biri olan CAHİT UÇUK, “Bir İmparatorluk Çökerken” isimli anı kitabında Balıkesir’de yaşanan salgından söz eder: “Hediye altı aylık hamileydi. Başlarındaki felaketler yetmiyormuş gibi, bir de Avrupa'da başlayan İspanyol gribi adlı müthiş öldürücü grip, Balıkesir'e kadar ulaşmıştı.
Camilerde ezan seslerinden çok sela sesleri duyulmaktaydı. Hediye pencereden dışarı bakamıyordu.
O kadar peş peşe cenazeler geçiyordu ki korku içindeydi. Dışarı çıkamıyorlardı. Mikrop bulaşabilecek hiçbir harekette bulunmuyorlardı. Fakat yine de İspanyol gribi Vehbi Bey ailesinin hepsini birden sardı. Hediye en sonra yattı.
Evin içinde bütün odalarda yataklar doluydu. İştahsızlık, bir haftalık şiddetli yüksek ateş ve sonrasında ölüm her evin kapısını çalmaktaydı...”

Yazar YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU, 1969’da yayınlanan “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” isimli kitabında şöyle der: “Şahabettin Süleyman, karısıyla birlikte, bir dağ kürü yapmağa geldiği ve birlikte nice neşeli günler geçirdiğimiz İsviçre’nin Davos-Platz kasabasında, henüz otuz beş yaşında ya var ya yokken, dünyaya gözlerini kapamıştı.
Kim derdi ki, İspanyol Gribi denilen salgın bir hastalık, onu, üç dört ay sonra, sefasını sürmekte olduğu bu Epikür bahçesinden alıp bir köy mezarlığının ıssızlığı içine götürecektir. Oysa ben ayrıca akciğerlerimden de hasta idim ve hiçbir tedbir almamıştım. Başucumda ise hiçbir bakıcım yoktu.
Nasıl oldu bilmiyorum; o gitmiş, ben kalmıştım. Öldüğünü duysaydım, belki bir şok neticesinde ben de onun akıbetine uğrayabilirdim. Fakat iyi kalpli tanıdık ve arkadaşlarım bu felâketi benden gizli tutmak için lâzım gelen bütün tedbirleri almışlardı…”

O yılların bir başka tanığı olan şair NAZIM HİKMET’Tİ…
Nâzım Hikmet, 1939 ile 1941 yılları arasında hapishanede kaleme alır Kuvâyi Milliye şiirlerini. İşte, ilk basımı 1965’de Kurtuluş Savaşı Destanı ismiyle yapılan kitaptan İspanya gribi kâbusunu “Biz ki İstanbul şehriyiz” şiirinde şöyle yazar:

Seferberliği görmüşüz.
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
Vagon ticareti, tifüs ve İspanyol gribi
bir de ittihatçılar, bir de uzun konçlu Alman çizmesi…
1914’ten 1918'e kadar yedi bitirdi bizi…”
*
“Bize bir şey olmaz!” demeyin…
Korona virüs İspanyol gribi kadar tehlikeli ve acımasız…
Cahilce hareket etmeyelim…
Bilim Kurulu ve Sağlık Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı tarafından alınan tüm tedbirleri harfiyen uygulayalım…
Lütfen!

Bu yazı toplam 1873 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur.