• BIST 83.124
  • Altın 147,600
  • Dolar 3,7839
  • Euro 4,0578
  • Kocaeli 8 °C

“ Fed Up” ( Tıka Basa): Çocuklardaki ve toplumdaki şişmanlık artışının a

Şükrü HATUN
Besin bağımlılığı bir “metafor” değil gerçek...
“Fed Up” filminde konuşan uzmanlardan birisi“ Besin  bağımlılığı bir metafor değil gerçek” diyerek sözlerine başlıyor ve şişmanlığa yol açan besinlerin içindeki fazla miktardaki şekerin beyindeki haz ve iştah merkezlerine etkisinin “kokain”e benzediğinin fare deneyleri ile gösterildiğini, dolayısıyla bu besinlerin gösterildiği gibi masum olmadığını, bir kaç kez yenince “bağımlılık”  benzeri yeme davranışları yarattığını anlatıyor. Bizim yakın zamanda “Yale  Besin Bağımlılığı Ölçeği”ni kullanarak 100 obez çocuk üzerinde yaptığımız çalışmada çocukların % 71’inde “besin bağımlılığı” bulguları saptandı ve çocukların en fazla bağımlılık gösterdikleri besinler arasında çikolata, dondurma gazlı içecekler, kızarmış patates, beyaz ekmek, pilav , şekerleme, cips olduğu görüldü.
Yakın zamanda “FatChance: BeatingtheOddsAgainstSugar, ProcessedFood, Obesity, andDisease” (Şişman şansı: Şeker, işlenmiş gıda, obezite ve hastalığa karşı zoru başarmak) isimli bir kitap da yazan Prof. Robert Lustig, “ 160 kalori içeren bademle, aynı miktar kalori içeren alkolsüz bir içeceğin-örneğin meyve suyunun- aynı şey demek olmadığını, kola ya da meyve sularının lif içermediği için içlerindeki şekerin hızlı bir şekilde emildiğini ve bunun fazla miktarda insülin salgılattığını, insülinin ise fazla şekerin hızla yağlara dönüşmesine neden olduğunu” anlatıyor ve “Kalori, yalnızca kalori değildir” diyor.  Bir kutu kolada 9,75 tatlı kaşığı şeker bulunuyor ve sofra şekeri de en az yüksek früktoz içeren mısır şurupları kadar kötü olarak niteleniyor. Prof. Lustig, şekerin doza bağımlı ve kronik bir zehir etkisi yarattığını  bir çok defa vurguluyor.
Bunların ötesindeşişmanlama sürecinde insülin salgısının arttığını ve  yüksek insülin düzeylerinin ise beyinde doyma  hissinin oluşmasını engellediğini biliyoruz. Buna “beyinsel açlık” diyebiliriz. Bu durumda insanlar doysa bile  aç olduğundaki  gibi  “kötü”, “yorgun”, miskin”  hissediyorlar. Tekrar yiyorlar ama bu hisler geçmiyor. Sonuç olarak aslında insanların çoğu miskin olduğu için  şişman olmuyor; tam tersine şişman olduğu için miskin oluyorlar. Bu etki suni tatlandırıcılar için de geçerli; çünkü  ağızdan giren yiyeceklerin “tatlı” olduğunu gösteren sinyaller, o besinin içinde şeker olmasa bile otonom sinir sistemim üzerinden insülin salgılanmasını arttırıyor. Her  gün onlarca şişman çocuk gören bir hekim olarak ben de, özellikle insülin direnci gelişen çocuklardaki  içe dönüklük, miskinlik, huzursuzluk ve saldırganlık, aile ile şiddetli geçimsizlik gibi kişilik değişikliklerini gözlemliyorum. Dolayısıyla çocukların şişmanlık yaratan tüketim toplumu etkilerine maruz kalmasının,  sağlıklarının ötesinde onların geleceği ve yaşam başarılarını da olumsuz etkilediğini  ve bu nedenle çocukların şişmanlık yapan çevresel faktörlerden korunmasının bir “çocuk hakkı” olduğunu  söyleyebiliriz.
Besin endüstrisinin tezleri doğru mu?
Filmde ABD’de şişmanlık epidemisinin gerisinde fazla para kazanmayı  insanların sağlığından önde tutan besin endüstrisinin rolü uzun uzun anlatılıyor ve az besin alınmasını öneren 1977 tarihli senatör George McGovern’un adı ile bilinen raporun nasıl etkisiz kılındığını, yine günlük alınan kalorideki şeker kaynaklı kalori miktarının % 10’dan az olmasını öngören WHO beslenme raporunun Bush yönetimi tarafından “WHO’ya Amerikan yardımın kesileceği tehdidi ile” geri çektirildiğini konuşmalardan öğreniyoruz. Besin endüstrisi, egzersizden bahsederek ve şişmanlığın  nedeni  olarak hareket azlığını öne sürerek kafa karıştırıyor. Bazı araştırmacılar (Coca-Cola şirketinin desteği ile araştırmalar yapan David Allison en tipik örneği) ve Amerikan Aile Hekimleri Derneği gibi kuruluşlar büyük besin endüstri şirketleri ile işbirliği yapıyor ve  onların mesajlarına inandırıcılık kazandırmaya çalışıyor. Bu tür bilim adamları,  meyvelerden alınan kalori ile meyve suyundan alınan arasında  fark  olmadığını, her kalorinin aynı olduğunu, insanların istediklerini yiyebileceklerini, esas olanın dengeli beslenmek olduğunu, devletin “dadılık” yapmaması gerektiğini söylüyorlar. Oysa ABD’de satılan  600.000  ürünün % 80’i şeker katkısı içeriyor ve çocuklar farkında olmadan bir iki ürünle  şekerden alınması  gereken kalori sınırının üstüne (WHO 2014 raporunda şekerden sağlanacak kalori günlük kalorinin  en  fazla % 5’i olarak belirlendi) çıkıyorlar. Besin endüstrisi, insanlar istediklerini, istedikleri kadar yesinler ama hareket etsinler tezini savunuyor ama bu doğru değil. Örneğin bir orta boy kızarmış patates porsiyonundan alınan enerjiyi yakmak için 1 saat 12 dakika yüzmek gerekiyor ki  çocukların bu kadar egzersiz yapmasına imkan yok.Filmdeki uzmanlar inandırıcı bir çok veri ile nasıl sigarının kanser yaptığı kesin bir bilgi ise bazı besinlerin de şişmanlığa neden olduğu kesin olduğunun altını çiziyorlar. Film, Amerikan besin endüstrisinin insanlara işlenmiş besinlerin ve abur-cubur ürünlerin daha ucuz olduğunu aşıladığını,  giderek evde yemek yapılması demode olduğunu,  daha az kalorili “reformüle” ürünlerde  yağı azalttıklarını ama şekeri azaltmadıklarını anlatıyor. 
Eski başkan Bill Clinton: “Okullardakiçalışmalarla sorunun % 80’ni çözebiliriz”
ABD’de okullardaki çocukların beslenmesinde pizza türü besinler çok yer tutuyor. Bunun nedeni Reagan’ın çocuk beslenmesi programına yapılan bütçe katkısında 1,4 milyar azaltma yapması. Bundan sonra okullar kendi yemeklerini yapmayı bırakıyorlar. Günümüzde pizzayı okullardan uzaklaştırmak çok zor çünkü büyük pizza şirketleri adına lobi yapan kongre üyeleri sayesinde Tarım Bakanlığı, içindeki domates sos nedeniyle pizzayı sebze olarak   tanımlayabiliyor.
Bu konuda hükümetlerin sorumluluğu çok büyük. Günümüzde ABD’de Michelle Obama’nın başlattığı kampanya gibi cılız sesler çıkıyor. Bu kampanya,  besin endüstrisini önce biraz  korkutuyor ama sonra bir çok şirket kampanyanın “partnerleri” olarak devreye girerek dikkatleri besinlerden egzersize çekebiliyor. Filmde besin endüstrisinin bu kampanya ile birlikte  “reformülasyon” yaptıkları algısı yarattığı, örneğin  “marketlerde artık 1,5 milyar daha az kalori olacak” dediklerini ama  bunun kişi başına 14 kalori demek olduğunu  ve bir kaç yudum kola ile bile bu kalorinin alınabileceğine dikkat çekiliyor.
Filmin ana  ve olumlu karakterlerinden olan eski başkan Bill Clinton “Amerikan hükümetlerinin obezite epidemisinde besin endüstrisinin rolünü zamanında göremediklerini, oysa sorunun % 80’nin okul kafeteryaları/kantinlerinde çözülebileceğini” söylüyor. Filmdeki bir çok uzman bunun için sigaraya verilen mücadelenin örnek alınması gerektiğini, “ kolanın 21. Yüzyılın sigarası” olduğunu, nasıl sigara reklamları her yerden silindi ve sigaranın zararları bıktırılıncaya kadar anlatıldı ve bir anlamda “sigara şeytanlaştırıldı” ise benzer tutumların şişmanlık yapan sağlıksız ürünler  için de gösterilmesi gerektiğini söylüyor.
Sonuçlar ve ülkemiz için öneriler
Daha önce belirttiğimiz gibi ülkemiz şişmanlık  evreleri bakımından orta evrede bir yerlerde bulunuyor ve  ABD gibi bir felaketle (filmde yakında ABD’de fit olmayı gerektiren askerlik, itfaiye çalışanı, polislik gibi meslekler için insan bulmanın zorluklarından bahsediliyor) karşılaşmamak için hala şansımız var. Bununla birlikte özellikle kentlerdeki çocuklar arasında şişmanlatıcı yaşam tarzı alışkanlıkları hızla yayılıyor ve bizim çocuklarımız da ABD benzeri “Abur-cubur” besinlerin hızla yaygınlaştığı ortamlarda büyüyorlar.  TÜİK tarafından yakın zamanda yayınlanan bir rapora göre çocukların % 92,5’u hemen her gün TV izliyor ve çocukların bilgisayar kullanmaya başladıkları ortalama yaş 8, internet kullanmaya başlama yaşı 9 ve cep telefonu kullanmaya başlama yaşı 10 olarak belirtiliyor. Yine daha önce andığımız WHO/Sağlık Bakanlığı  “Çocukluk Çağı Obezite Araştırması’”ndaokulların % 92’sinde yemeklerin kantinler yoluyla sağlandığı, yalnızca % 17,8’inde yemekhane bulunduğu bildiriliyor. Bunların ötesinde aileler şişmanlığa neden olan “sağlıksız beslenme” konusunda “müsamahakar” davranıyorlar; örneğin sigara içen çocuklarına katı davranışlar sergilerken aynı tutumu “abur-cubur” yeme konusunda göstermiyorlar ve  neredeyse çocuklarındaki şişmanlık sürecini uzaktan seyrediyorlar.
Şişmanlık büyük ölçüde çocukluk çağında başlayan  ama etkisi yaşam boyu süren karmaşık bir sorun. Bu nedenle de çocuklardaki şişmanlığın önlenmesi çalışmalarında, özellikle de  okul odaklı girişimlere öncelik vermek gerekiyor. Ülkemiz son yıllarda TV programlarına  yönelik olarak “Genel beslenme diyetlerinde aşırı tüketimi tavsiye edilmeyen gıda ve maddeler içeren yiyecek ve içeceklerin ticarî iletişimine, çocuk programlarıyla birlikte veya bu programların içinde yer verilemez” şeklinde bazı düzenlemeler yaptı ama hala en sık çikolata ve alkolsüz içecekler olmak üzere şişmanlık yapan ürünlerin reklamları toplam reklamlar içinde önemli bir yer tutuyor. Benzer şekilde Milli Eğitim  Bakanlığı  tarafından  2011 yılında yayınlanan “Okul Kantinleri Genelgesi”  ile bazı ilerlemeler sağlandı ama okullardaki beslenmenin düzenlenmesi, yemeklerin okullarda yapılmasına dayalı bir “Okul Yemeği Programı”na geçilmesi, hiç olmazsa  okul kantinlerin genelgesinin genişletilerek ve sıkı bir şekilde uygulanması, okul menülerinin sağlıklı hale getirilmesi konularında güçlü girişimlere ihtiyaç var.
“Fed Up” filminde kapsamlı bir şekilde anlatıldığı gibi besin endüstrisinin lobi çalışmalarının ve hükümetler düzeyindeki etkilerinin farkında olarak çocukların tütünden korunması gibi, şeker ve/veya yağ içeriği yüksek besinlerden korunması için de güçlü toplumsal programlara ihtiyaç  bulunuyor.
Bu yazı toplam 294 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 Özgür Kocaeli | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0262 331 11 11 Faks : 0262 321 21 37