1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Gerçek “Ucube” Değirmendere’de
Gerçek “Ucube” Değirmendere’de

Gerçek “Ucube” Değirmendere’de

BAŞBAKAN VE İLİMİZ AKP MİLLETVEKİLLERİNİN DİKKATİNE Başbakan Erdoğan, dünya çapındaki heykeltıraşımız Mehmet Aksoy’un yapıtına haksızlık ederek “ucube” diyecek yerde, Değirmendere’ye gelsin

A+A-

BAŞBAKAN VE İLİMİZ AKP MİLLETVEKİLLERİNİN DİKKATİNE

Başbakan Erdoğan, dünya çapındaki heykeltıraşımız Mehmet Aksoy’un yapıtına haksızlık ederek “ucube” diyecek yerde, Değirmendere’ye gelsin de gerçek “ucube” neymiş görsün.

Sayın Başbakan! Bu ucubenin mimarlarının kimler olduğunu biliyor musunuz? AKP’li belediye başkanlarından Hasan Özer’in (Değirmendere’nin son Belediye Başkanı) başlattığı ve yine AKP’li belediye başkanlarından Mehmet Ellibeş’in (Gölcük Belediye Başkanı) ısrarla sürdürdüğü sözüm ona bir proje bu; ucube mi ucube. Yaklaşık bir buçuk yıldır, bu kaya parçaları güzelim Değirmendere sahilinde görsel kirlilik yaratıyor.

Ucube örneği görmek isteyenler Değirmendere’ye gelsin. Sayın Başbakan! Siz de gelin de “ucube” dediğiniz heykele ne kadar haksızlık ettiğinizi anlayın. Ucube görmek için, Kars’a kadar gitmeye ne gerek vardı.

Bu konuda yazdığım, sanırım beşinci yazıdır bu satırlar. Körfez’in incisi diye ünlenen Değirmendere’ye yapılan önemli haksızlıklardan birine yine değinmek zorundayım. Her gün gözümün önündeki bu anlamsız ve çirkin taş yığını içimi acıtıyor.

Geçenlerde bir iş makinesi ile bir kamyon yine çalıştı deniz kenarında. Denize dökülen kaya parçalarına şekil verildi; mendireğe benzetilen “ucube”ye ilginç bir ameliyat (!) yapıldı. Neymiş o ameliyat biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz. Kayaların altına çapı çok büyük iki boru yerleştirildi. Bu çirkinlik de ayrı bir görsel kirlilik oluşturmuş; sanki obüs topu. Sanırım deniz suyunun oraya dökülen taşlara fazla zarar vermemesi düşünülmüş. Bir taraftan gelen su, öteki taraftan çıkacak. Öyle mi sanıyorsunuz? Denizle oynanır mı? İki boruyla denizi sakinleştireceğini düşünenler teknik yanlış içindedirler.

Orada ne amatör balıkçılara avlanma yeri yapıyorsunuz ne de işe yarar bir çalışma içindesiniz. Kimseyi kandıramazsınız. Siz orada taşlarla oyun oynuyorsunuz. O görsel kirlilik insanı çıldırtıyor. Amatör balıkçıyı düşünüyorsanız iskele yapın. Bir iskele yapımından çok daha fazla para döktünüz buraya. Kayaların önünde deniz o kadar sığ ki amatör balıkçı için de uygun değil bu alan. O zaman soruyorum: Nedir bu saçmalık, nedir bu “ucube”? Adını koyun.

Değirmendereli şaşkın. Buradan geçen duyarlı vatandaş, Başbakan’ın Kars’taki heykel için söylediği sözü anımsıyor ve “gerçek ucube işte burada” diyor. Ben de Türkiye’de yaşayan herkesi “ucube” görmeye davet ediyorum. Buyurun Değirmendere’ye…

Bu yazı burada bitecekti; ama ne yazık ki Kars’taki heykelle ilgili acı haber basında yer aldı. Başbakan “bu ucubeyi kaldırın” demişti ya. İşte o konu. Kars Belediye Meclisi, ilgili heykel için “yıkma” kararı almış. Yani Başbakan istediği için, kendisince “ucube” diye nitelendirilen İnsanlık Anıtı yakında yıkılacak. Bu köşenin okurları Değirmendere sahilindeki taş yığınını Mehmet Aksoy’un yıkım kararı alınan heykeliyle karşılaştırsınlar diye iki fotoğrafı da buraya aldım. Görün ve kararı siz verin, ucube hangisi diye.

Demek ki Başbakan “ucube”leri yıktırıyor. Sayın Başbakan’a sesleniyorum: Değirmendere’deki bu “ucube”yi de talimat verip hemen yıktırın lütfen. Ben, Gölcük Belediyesine söz geçiremedim. Olanaksız bu. Ama sizin dediğinizi yaparlar. Mutlaka Değirmendere’ye gelmelisiniz. Bakalım o heykel mi ucube, yoksa burada denize atılan ve hiçbir işlevi olmayan kocaman kaya parçaları mı?

Fıkra

Delinin biri, yolun kenarındaki uçurumda durmuş, aşağıya bakarak “On üç, on üç, on üç…” diye söyleniyormuş. Oradan geçen biri, delinin ne yaptığını merak etmiş, yanaşarak “Ne yapıyorsun?” diyemeden, deli onu uçurumdan aşağıya atıvermiş ve devam etmiş:

- On dört, on dört, on dört…”

Delileri sınav yapmak için, içinde su olmayan boş bir havuza götürmüşler. Birinci hastaya “Hadi atla ve yüz.” demişler. Atlamış, kafası gözü yarılmış. Deliyi hastaneye geri göndermişler. İkinci de atlamış, kafası gözü yarılmış. Onu da hastaneye geri göndermişler. Üçüncüyse atlamamış. İyileşti sanıp üçüncü deliyi tam eve göndereceklermiş ki sormuşlar niye atlamadığını. “Ben yüzme bilmiyorum ki.” demiş.

Bilindiği gibi, avcılar atıcılıklarıyla ünlüdürler.    Bir mecliste üç avcı karşılıklı olarak köpeklerini övüyorlarmış. Birincisi demiş ki:    - Benim köpeğim çok akılıdır. Bakkala gönderirim, ne istersem alır ve getirir.    Hemen ikinci avcı atlamış:    - Ya benimki! Sadece istediklerimi almakla kalmaz, paranın üstünü de doğru olarak getirir. Satış fişini bile alır.    Bu sırada üçüncü avcı kendinden emin bir tavırla aynen şöyle der:    - Sizin köpeklerinizin alışveriş ettiği dükkânı, benim köpeğim çalıştırıyor.

Bir Köylü Kadın ve Atatürk

SABİHA GÖKÇEN ANLATIYOR

Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu: - Merhaba nine. Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle; - Merhaba, dedi. - Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle bir duralayıp; - Neden sordun ki? dedi. Buraların saabisi misin, yoksa bekçisi mi? Paşa gülümsedi: - Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı: - Tabii söyleyeceğim Ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetiştiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı, trene bindirdi. Kodum Angara’ya geldim. - Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?

- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum gâvur harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angara’ya. Giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte, agsamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey. - Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı?

Kadının birden yüzü sertleşti: - Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi. Daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşiyoz. Şunun bunun, gâvur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, O’na “sağ ol paşam” demek için düştüm. O’nu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek; - Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu, dedi. Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum:

- Anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa, yani Atatürk işte karşında duruyor. Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı: - Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi: - Bu anamızı alın, burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin, benim armağanım olsun.

Not: Bu yazıyı okurken gözleriniz dolduysa, bu ülkeye kötülükle görevlendirilmiş olanlar bir kez daha korksunlar, diyorum.

Sağlık

Çalışmalarını Almanya’da yürüten Türk Profesör İsmail Özkanlı, migren hastalarının doktora gitmek yerine rastgele aldıkları ağrı kesici ilaçlarla sadece ağrıyı dindirme yoluna gittiklerini belirterek, rastgele alınan ağrı kesicilerin iç organlarda kalıcı hasarlar oluşturabileceği uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Özkanlı yaptığı yazılı açıklamada, migreni tetikleyen en önemli faktörlerden birinin stres olduğunu ifade ederek, çeşitli araştırmalara göre her dört kadından birinde migren bulunduğunu, bunun nedeninin de hormonlar ve duygusal hassaslık olduğunu kaydetti.

Kadınların hem günlük yaşamın hem de ailevi sorunların stresini daha yoğun yaşadığını vurgulayan Prof. Dr. Özkanlı, bunun da kadınlarda migren hastalığının sıklıkla görülmesine yol açtığına işaret etti. (…)

(Kaynak: www.gazeteport.com.tr, 4 Şubat 2011)

Bu haber toplam 1515 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.