1. YAZARLAR

  2. Ali GÜNDOĞDU

  3. Göç hikayeleri hep hüzünlüdür
Ali GÜNDOĞDU

Ali GÜNDOĞDU

Yazarın Tüm Yazıları >

Göç hikayeleri hep hüzünlüdür

A+A-

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, geçen hafta Kartepe Oteli’nde göç zirvesi düzenledi. Ancak bu zirvede ilimizdeki göçmen derneklerinin başkanları davet edilmedi. Göçü bizzat yaşayan insanlar mikrofona getirilmedi. Tümüyle Suriyeli mülteciler üzerine kurgulanmış, bana göre tamamen palavra bir toplantıydı.

Göç hikayesi dediğiniz zaman, yaşanmışlıkları, yaşayanların anlatması gerekiyor. İşte size bir göç hikayesi:

Tarih: 29 Mayıs 1989...

Bulgaristan hükümeti, Müslüman Türkleri zorunlu pasaport vererek sınır dışı etmeye başladı. Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov, Türkiye'nin sınır kapılarını açmasını istedi. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ise ona, Türkiye'nin sınırlarının Bulgaristan'dan gelecek soydaşlara her zaman açık olacağını söylüyordu.

Göçmenler kitleler halinde trenlerle Türk sınırına bırakılıyordu.

Böylece Türkiye, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da görülen en yoğun ve zorunlu göç akımını yaklaşık üç aylık bir süre içinde kabul etmek durumunda kaldı. Bu dönemde 64.295 aileye mensup 226.863 kişi serbest göçmen olarak Türkiye'ye geldi. Bu tarihten itibaren 1995 yılına kadar da aralıklı olarak gelen serbest göçmenlerin sayısı 27.224 ailede 73.957 kişiye ulaştı.

1989 yılında Bulgaristan'dan gelen serbest göçmenlerin büyük bir bölümü, daha önce Türkiye'ye göç eden akraba veya komşularının yoğun olduğu bölgelere kendi imkanları ile yerleşirken, bir bölümü de devlet tarafından 14 il merkezi ile 23 ilçe ve beldede göçmen ailelerin parasal katkısı ve borçlandırılması esasına dayalı bir yöntemle yapılan toplam 21.438 konuta 5 yıllık süreç içinde yerleştirildiler.

...

1989 yılında muhabir olarak, Bulgaristan'dan zorunlu göçün ilk fotoğraflarını çekiyordum. İzmit'te sahildeki demiryolu güzergahının bulunduğu şeritte onlarca otobüs, yüzlerce göçmen getirmişti.

Apar topar Türkiye'ye gönderilirken alabildikleri birkaç parça eşyadan başka yanlarında hiçbir şeyleri yoktu.

İnsanların yüzlerine yakından bakıyor, yüzlerdeki o dayanılmaz ıstırabı, umutsuzluğu ve kaygıyı hem gözlüyor, hem de fotoğraflıyordum.

Bir anda, boyaları dökülmüş, Rus malı olduğu belli yeşil valizin üzerinde oturan, dalgın dalgın denize doğru bakan bir genç kıza gözüm ilişti.

18 yaşlarında, dalgalı uzun saçlıydı. Simsiyah gözleri vardı. Uzun boynu ve topaç gibi elleriyle adeta bir masal prensesini andırıyordu.

Ben ise henüz 20'li yaşların başında, heyecanlı bir delikanlı olarak kıza doğru usulca yanaştım.

Hiç tepki vermedi.

Çok ürkek görünüyordu...

Canon marka fotoğraf makinemin enstantanesini düşürdüm. Zira hava bulutluydu ve fotoğrafın düşük enstantanede çekilmesi gerekiyordu.

Deklanşöre, makineyi hiç titretmeden basmam da gerekiyordu, ancak ellerim titriyordu.

...

Fotoğrafını çektikten sonra göçmen kıza adını sordum.

-Niye soruyorsun, dedi.

Konuşmuştu...

Sesini duymuştum...

Yutkundum...

Gazeteci olduğumu, haber yapacağımı söyledim.

Niye ki, dedi. Biz adam mı öldürdük?

Kız adını söylememekte direniyordu...

Ama ben de, onunla tanışmaya kararlıydım...

Yugoslavya göçmeni bir ailenin evladı olarak, bir göçmen kızını kafaya almak benim için bu kadar zor olmamalıydı.

Makedonca sordum adını...

Makedonca ile Bulgarca hemen hemen aynı dildir.

Çok şaşırdı, nereden biliyorsun, diye sordu.

Biraz rahatlamış görünüyordu.

Kiraz gibi dudaklarından tek kelime döküldü:

"-Selime..."

Hiçbir şey anlatmak istemedi, bir süre sonra da yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı.

Böyle bir ortamda ne benim, ne de onun aşkı düşünecek hali yoktu.

Elini valizin yarı açık köşesinden sokup, kenarı oya işlemeli bir mendil çıkardı; gözündeki yaşları sildi ve başını denize doğru çevirip bir daha benim yüzüme bakmamaya çalıştı.

Ağır ağır uzaklaştım yanından...

Sanayi Sitesi'ndeki gazeteye gitmek üzere Karamürsel minibüsüne binerken çok uzaktan geri dönüp baktım.

Bana hafifçe el sallıyordu.

Onu bir daha hiç görmedim.

Polis-hastane muhabiriydim. Göçmenler ağırlıklı olarak devlet hastanelerinde boğaz tokluğuna çalıştırıldılar. Hiç itiraz etmeden her işi yaptılar. Kocaeli Devlet Hastanesi'nde çalışan Bulgaristan göçmenlerine hep Selime'yi sordum, ancak nerede olduğunu kimse bilmiyordu...

...

Gün geldi, devran döndü...

Bulgaristan, 1 Ocak 2007 tarihinden itibaren, yani 11 yıl önce Avrupa Birliği üyesi oldu.

Bulgaristan'dan 1989 yılında zorunlu göçe tabi tutulanlar, daha sonra gidip Bulgar pasaportu da almış, çifte vatandaş olmuşlardı.

Bir zamanlar boynu bükük, çaresiz, şaşkın ve ürkek olan bu insanlar, şimdi ceplerinde Avrupa Birliği pasaportu taşıyorlar.

Biz ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Bulgaristan'a gitmek istesek, "Schengen" vizesi almak zorundayız artık.

Ama onlar, Bulgaristan pasaportuyla diledikleri AB ülkesine diledikleri gibi gidip geliyorlar.

Hayırlı olsun...

 

orasi-da-bizim-topragimiz.jpg

ORASI DA BİZİM TOPRAĞIMIZ- Ata topraklarını bırakıp bir başka yere, bir başka ülkeye göç etmek zorunda kalmak çok büyük bir acı ve ıstıraptır. Benim ailem, bu acıyı yaşamış. Onların geldiği Makedonya topraklarına gittiğimde, kendimi Türkiye’deki kadar rahat ve onlardan biriymiş gibi hissediyorum. Üsküp Osmanlı Çarşısı’nda çekilmiş bu fotoğraftan da anlaşılmıyor mu?

 

2 bin yıllık duvarlar

İzmit’in en eski mahallelerinden Yenidoğan Mahallesi, tarihiyle de çok ünlüdür. Yenidoğan Mahallesi, geçmişte “Manastır Mahallesi” olarak anılıyordu. Bu mahalleye adını veren manastır, bir Rum Ortodoks Manastırıydı. Aziz Pandelemion Manastırı, 1921 yılında milliyetçi duygularının esiri olan Nurettin Paşa tarafından top atışıyla yıktırıldı. Şimdi o mahallenin en büyük caddesinde Nurettin Paşa’nın adı yaşamaktadır. Nurettin Paşa, Türk Kurtuluş Savaşı'nın önemli komutanlarındandır. Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştiren kadro içinde sakallı tek kişi olduğundan bu lakapla anılmıştır.

Aziz Pandelemion Rum Manastırı, 1558 yılında Osmanlı Sultanının özel izniyle yaptırılmış, çevresi uzun yıllar mesire alanı olarak kullanılmıştı. Halid adlı bir ressam 1886 yılında yağlı boya tablosunu yaptığı manastırı bugüne kadar yaşatmış oldu. Manastırın yerinde şu anda sadece kalıntıları bulunuyor.

1588 yılında Lubenau, 1712 tarihinde P.Lucas, 1740’de İngiliz Pococke, 1894’de Fransız Cuinet gibi gezginlerin yanı sıra 1911 yılında kente gelen A.D. Mortdmann, Pandelemion Manastırında bulunan kilise ve azizin mezarının ziyaret edilen kutsal bir yer oluğunu bildirmektedir. Aziz Pandelemion’un hayatı hakkında A.D. Mortdmann’ın yanı sıra İstanbul’da yayınlanan Bithynika isimli kitap da bigi vermektedir. Aziz Pandelemion, Maximinus zamanında Nikomedia’da yaşamıştır. Babası Eustorgius putperest, annesi Eubule Hıristiyan bir aileden gelmiştir. Tıp ilmi üzerindeki bilgilerini ünlü hekim Eustorgius’tan, Hıristiyan tıp bilimini ise Nikomedia kilisesinde papaz olan Hermolaos’tan öğrenmiştir. İyileştirici birçok mucizeleri olan aziz, Hıristiyanlığı kabul ettiği ve inancından dönmediği için birçok işkencelere maruz kaldığı ve orada gömüldüğü kutsal kitaplarda gösterilmiştir. Azizlerin kemikleri, diğer azizler gibi Haçlı seferi sırasında Franklar tarafından çalınmıştır. Aleggio mezar bakıcısının da aynı hikayeyi anlattığını ve mezarın Büyük Konstantin döneminde yapıldığına işaret ettiğini söylemektedir. 1745 yılında manastırı ziyaret eden Peyssonel, kendisine gösterilen azizin mezarının boş olduğunu belirtiyor.

Bugün manastırın beş metre yüksekliğe kadar ayakta kalan istinat duvarlarında malzeme olarak blok taş, tuğla ve harç kullanılmıştır. 25-30 metre kadar uzunlukta olan istinat duvarını payeler desteklemektedir. Her paye arası 2,5 metre olup payelerin genişliği 1 metredir. Duvarda aşağıdan itibaren, bir sıra blok taş kullanılmıştır. Bu sıradan sonra 4 sıra, daha az kalınlıkta ve değişik ölçülerde kesme taşlardan yapılmıştır. Kesme taş arasındaki harcın kalınlığı 8-10 cm arasında değişmektedir. Bu taş sıralarının yüksekliği 86 cm’yi bulmaktadır. Taşlar gri ve beyaz renktedir. Bu 4 taş sırasını 5 tuğla kalın sırası takip etmektedir. Tuğlalar 32 cm. uzunlukta 4-5 cm kalınlıktadır. Tuğlalar arasındaki harcın kalınlığı 7 cm’dir. Daha sonra duvar tekrar 4 sıra kesme taş ve tuğla şeklinde devam etmektedir

 

aya-pandemon-manastiri-001.jpg

RESSAMIN TABLOSU- Bu kartpostal 1914 tarihinde postaya verilmiş. Yenidoğan Mahallesine adını veren manastır, bir Rum Ortodoks Manastırıydı. Aziz Pandelemion Manastırı, 1921 yılındı milliyetçi duygularının esiri olan Nurettin Paşa tarafından top atışıyla yıktırıldı. Halid adlı bir ressam 1886 yılında yağlı boya tablosunu yaptığı manastırı bugüne kadar yaşatmış oldu.

 

tarihi-duvarlar.jpg

İSTİNAT DUVARLARI- Bugün manastırın beş metre yüksekliğe kadar ayakta kalan istinat duvarlarında malzeme olarak blok taş, tuğla ve harç kullanılmıştır. 25-30 metre kadar uzunlukta olan istinat duvarını payeler desteklemektedir. Her paye arası 2,5 metre olup payelerin genişliği 1 metredir.

 

1950-yenidogan.jpg

1950’LERDE YENİDOĞAN- İzmit’in en eski mahallelerinden Yenidoğan’dan 1950’li yıllarda çekilmiş bir fotoğraf. Yüklü kamyonlar muhtemelen Seka Fabrikasına yüklerini boşaltmak için sırada beklemektedir.

 

nurettin-pasa-001.jpg

NURETTİN PAŞA- Nurettin Paşa, Türk Kurtuluş Savaşı'nın önemli komutanlarındandır. Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştiren kadro içinde sakallı tek kişi olduğundan bu lakapla anılmıştır.

Bu yazı toplam 717 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur.