1. HABERLER

  2. MEKTUP

  3. İki haftalık tatil notları
İki haftalık tatil notları

İki haftalık tatil notları

Bir hayli kıdemli memur olduğum için, senede 45 gün izin hakkım var. Ama hiç böyle izin kullanmaya alışmamışım. Her yılın sonunda izin konusunda alacaklı kalırım. Kıbrıs’a gitmek dışında da izinde ne yapılır pek bilmem.

A+A-

30 Ekim-20 Kasım tarihleri arasında iki hafta izin kullandım. Hastalarım olduğu için Kıbrıs’a da gidemedim. Doğrusu, pek çok gün evden çıkmadım, film üstüne film izledim. Bol bol okudum. Ahmet Küçükörs’ün yasını tuttum. Ama bu iki haftalık süre içinde bazı notlar da tuttum. Bugün bu sütunlarda bunları sizlerle paylaşacağım.

…………………..

27 Ekim Cuma akşamı, ailece Küçükörsler’le birlikteydik. Sohbet ettik, yedik, içtik keyiflendik. Ertesi sabah, 28 Ekim Cumartesi günü, Küçükörs’ün hastalandığı haberi geldi. Kalbi durmuş. Hemen Devlet Hastanesi’ne getirmişler. Pille çalışan kalbini, masajla yeniden çalışır hale getirmişler. Ama kalp yarım saat kadar çalışmamış. Bu sırada beyin yıpranmış. “Yoğun Bakım lazım “dediler. Sadece Gebze’de boş yoğun bakım yatağı varmış. Araya girdik, bazı dostları devreye soktuk. VM Medikalpark’ta Küçükörs için boş yoğun bakım yatağı bulup, naklettik.

Küçükörs, 28 Ekim Cumartesi gününden 7 Kasım Salı günü sabahına kadar VM Medikalpark Hastanesi yoğun bakımında kaldı. Yoğun Bakım’a, hastayı görmek için günde bir kez 5 dakikalığına en yakını (eşi) girebiliyor. Yoğun Bakım’ın önünde geniş bir salon var. Küçükörs’ün eşi, iki oğlu günlerce burada kaldı. Burada yatıp kalktı. Ben de günde iki-üç kez uğradım. Bir ihtiyaç var mı, bir gelişme var mı diye sormak için.

…………………….

Bu yılın başında, kardeşim Nahit’in rahatsızlığı nedeniyle KOÜ Tıp Fakültesi Yoğun Bakım Ünitesi önünde günler geçirmiştik. Ama Küçükörs olayında sistemi daha iyi anladım, daha çok gözlem yaptım. Bütün okurlarıma tavsiyemdir; yakını yoğun bakımda yatan kişilere o bekleme salonunda vıdı vıdı yapmayın.

Küçükörs’ü çok ağır bir tablo içinde getirdik. Daha ilk günden doktorlar, beyin fonksiyonlarının çalışmadığını durumunun çok ağır olduğunu söylediler. Bazı çok bilmişler ziyarete geliyorlar. Hastanın eşi, çocukları zaten perişan haldeler. Onlardan çok “Ah vah” yapıyorlar. “Tanıdığım bir beyin uzmanı var. Bulalım da getirelim bir baksın. Veya Ahmet’i biz alıp onun hastanesine götürelim” falan gibi muhabbetler.

Bulunduğumuz yerde tıbben yapılması gereken her şey yapılıyor. Ukalalığın, hasta yakınının aklını karıştırmanın hiçbir anlamı yok. Zaten yoğun bakım bekleme salonunda 10-15 dakika kalmanın ötesinde yerleşip oturmanın bir manası yok.

…………….

Bunları gözlemledim Yoğun Bakım bekleme salonunda. Zaten hastanenin ameliyathaneleri falan da aynı bölgede. Acılı insanlar geliyor. İçeriden çıkan görevliler bazen hasta yakınlarına acı haberi veriyor. Ortalık feryat figan, kendilerini yere atanlar, bağırıp çağıranlar, hekimlere saldıranlar, her şey var. Sözde hasta ziyaretine gelmiş, hastayı görme şansı hiç bulunmayan insanlar orada durup, bu

manzaraları izliyor. Böyle yapmamak gerektiğini öğrendim. Toplum olarak bir yoğun bakım adabı olması gerektiğini gözlemledim.

………………..

Canım Ahmet’im. Çok iyi bir insandı. O’nu tanıyan herkes severdi. 7 Kasım Salı günü sabahı saat 06.00 sıralarında yoğun bakımdan acı haber geldi. Bir bakıma kurtulmuştu. Mucize olsa da yaşasa beyin nedeniyle tam felç halinde kalacak, bu durumun sürdürülebilmesi için bile kalp nakli gerekecekti. 15 günlük tatilimin ikinci gününde sabah saat 06.00 itibariyle Küçükörs’ün başındaydım. Cenazesi hastaneden alındı, Asri Mezarlık’taki Gasilhaneye getirildi. Yıkandı, paklandı. Büyükşehir’in cenaze konusundaki hizmetlerine bir kez daha hayran kaldım. Fevziye Camii avlusu, çok ender tanık olduğu bir kalabalıkla dolmuştu. Bana cenazede “Yaşlı adam” muamelesi yapıldı. Ahmet’in tabutunun dibine bir tabure koyun, “Abi sen otur. Yorulma” dediler. İşime geldi. Cenaze namazını kıldık. Hakkımızı helal ettik. Aslında Ahmet’in bize çok hakkı vardır. O’nun en arkaya kalıp, bize hakkını helal etmesi gerekirdi.

Bağçeşme’ye çıktık. Genellikle cenazelerde cami avlusunda taziyede bulunur, mezarlığa gitmem. Ahmet için ben de çıktım. Yine gözlemdeyim. Küçükörs’ün delikanlı iki oğlu var. Tamam, çok üzgünler. Ayakta zor duruyorlar. Ama bir tartışma başladı, “Ben mezara inip, Ahmet’i koyacağım” tartışması. En yakınlarından biri benim. Hiç böyle bir niyet aklımdan geçmez. İki oğlu girsin, kabre koysun. Yok ben de gireceğim diye kıyamet kopartanlar. Neyse, üç-beş kişi açılan mezar yerine girdi. Kefene sarılı Küçükörs mezara indirildi. Cenaze töreninin başında bu işin eğitimini almış bir din adamı var. Ama mezara inenler ve artık mezar dolduğu için dışarıda kalanlar ahkam kesiyorlar, “Kafası şuraya baksın. Sol kolu buraya, sağ kolu buraya gelsin” daha neler neler. Yahu bırakın adamı gömsünler.

Bu konuda da dersimi aldım,. Evde iki oğlumu karşıma alıp, nasihat ettim: ”Ben ölünce mezara sadece siz inin. Beni üzerimdeki kefeni çekiştirip yırtmadan, oradaki imam nasıl diyorsa öyle gömün” Umarım vasiyetimi tutarlar.

…………………

8 Kasım Çarşamba günü, yine bir yakınımızın babasının vefat haberi geldi. Tatilimin bir gününü daha Fevziye avlusunda geçirdim.

Geri kalan günlerde dediğim gibi bol bol film izledim. Televizyonda hiçbir maçı kaçırmadım. Eşimle AVM’leri dolaştık falan. Bir akşam, çok sevdiğim Nesrin Ablam’la Fikret Abim (EFE) Kozluk’taki zifiri karanlık Ruşen Hakkı Caddesi’nde evlerine davet ettiler. Kimseye gitmem. Nesrin Abla çağırınca akan sular durur. Yemekte balık menüsü; uskumru, palamut, hamsi. Bir de mücver yapılmış ki, kimse Nesrin Efe gibi mücver yapamaz. O gece keyifliydi.

…………….

Tatilin bitiminin son günlerinde (17 Kasım Cuma) kolay kolay kıramayacağım ağabeyim Tanju Cılızoğlu, “Sen, ben, Sinan Saral baş başa bir yemeğe gideceğiz” dedi. Hoppala nereden çıktı. Tanju Cılızoğlu içki de içmez. Kıramadım, kabul ettim. İzmit’in sigortacısı Sinan Saral’la birlikte beni aldılar. Sinan direksiyonda. Gemi gibi bir Mercedes’i var. Beni götürüyorlar. “Yahu İzmit’te kalalım. Sahile inelim, teknelere gidelim. Olmadı Kirazlıyalı’daki balıkçıya girelim” falan. Gidiyoruz. Boğaz köprüsüne gelince “Bari Anadolu yakasında kalaydık” dedim. Sen karışma diye susturdular. Sinan Saral’ın müdavimi olduğu Tarabya sahilinde Kıyı Restaurant diye bir balık lokantası varmış. Oraya geldik, arabayı valeye teslim ettik. Lokanta mükemmel. Sinan’ı herkes tanıyor. Zaten rezervasyon da yaptırmış. Önce vitrin buzdolabına baktım. Aklınıza gelebilecek bütün balık çeşitleri. Meze tarafında aklınıza gelebilecek bütün mezeler. Ortam sosyete, elit. Beyaz şarap takıldım, midye tava ve dil şiş.

Sinan’ın da içkiyle pek alakası yok. Tanju Cılızoğlu portakal suyu. Ortamın tadını ben çıkarttım. Sohbet basın, gazetecilik konuları olacak diye korkuyorum. Ya da yerel siyaset. Öyle olmadı, “Ne olacak bu memleketin hali?” klasik sorusunu tartışmanın ötesine geçilmedi. Ama çok keyifli bir akşamdı. Saat 15.00’de çıkmıştık İzmit’ten. Saat 20.30’da 0-0 biten Beşiktaş-Akhisar maçının sonuna evde yetiştim.

Sinan Saral’a teşekkürler. Sözü var. Bir akşam da bizi ailece Kıyı’ya götürecek.

İşte koca tatilin özeti bu. Öğrendiğim ve yeni gördüğüm her şeyi yazdım. Kendinize iyi bakın,. Yakınlarınızı bir hastanenin yoğun bakım ünitesi önünde çaresiz bekler durumlarda bırakmayın.a

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur.