1. HABERLER

  2. PERDE ARKASI

  3. Kafa karışıklığı zamanlarında muhtelif sorulara cevaplar-I
Kafa karışıklığı zamanlarında muhtelif sorulara cevaplar-I

Kafa karışıklığı zamanlarında muhtelif sorulara cevaplar-I

Bir yanda AK Parti'nin muhafazakar ve modernleşmeci iktidarı, diğer yanda dinî hayatın kısıtlanması için elinden gelen çabayı gösteren CHP'nin muhalefeti arasına sıkışmış toplumsal hayatın,

A+A-

Bir yanda AK Parti'nin muhafazakar ve modernleşmeci iktidarı, diğer yanda dinî hayatın kısıtlanması için elinden gelen çabayı gösteren CHP'nin muhalefeti arasına sıkışmış toplumsal hayatın, rüzgarın önündeki sonbahar yaprağı gibi oradan oraya savrulduğu zamanlar bunlar. Bu güç zamanlarda bize yöneltilen epeyce soru var. Bu sütunda bir süreliğine bu soruları ve onlara verdiğimiz cevapları bulacaksınız. Umarım zihinlerdeki karmaşa arasında el yordamıyla da olsa yol bulmaya çalışırken bu cevapların katkısı olur.

Hayırlı olmasını dileyerek başlayalım.

İslamcılık nedir ve tarihsel seyri nasıldır?

İslamcılık tarifinin, Müslümanlığın toplumsal ve siyasal durumlara ilişkin iddiaları, meydan okuyuşları ve müdahalelerine dair geriye doğru okuma olduğuna kuşku yok. Fakat bu maceranın 19. yüzyıldan başlatılmasına bakarak “ümmet”in dağıldığı zamanları ve dinin eksende durduğu çerçevenin bozulduğu paradigma değişimi sonrasına ait halleri konu ediyoruz demektir. Her halükarda, tarihi boyunca muhtelif doktrinlerle anılsa da İslamcılığın tarihsel bir akım olduğu bellidir. İslamcılığı esas itibariyle 19. yüzyılla özdeşleştiren yorumlara yakın olduğumu söyleyebilirim. Tam da Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmaya başladığı ve İslamcı öncülerin “ümmet”in birliğini sağlamaktan sözettiği bir dönem bu. Sonra işgal ve sömürgelikten kurtulmanın ideolojisi olarak ve nihayet “İslam devleti” fikriyatının yoğun edebiyatı sıfatıyla İslamcılığın aşamalarından, hatta belki evriminden bahsedebiliriz. Ama Batılılar, Müslümanlığın sosyal hayattaki görünürlüğünün modern zamanlarda ve kentleşme esnasında aldığı biçimi geleneksel olandan ayırmak için İslamcılık tanımını epey kullanışlı bulmuş olmalılar ki özellikle şehirlerin ve şehirleşmenin (ve dolayısıyla modernitenin) devrimi olan 1979 İran İslam devriminden itibaren modernleşmeye her türlü itiraz ve meydan okumayı da İslamcılık olarak isimlendirdiler. Bu izah modeli ve tanımlamanın Türkiye için de geçerli kılınmasının yine aynı gerekçeye, kentleşmeyle birlikte kentlerde dinin sosyal talepler için en uygun mecra haline gelmesine dayandığını düşünebiliriz. Hususen 90'lı yıllarda post-modernist Batılı itirazcıların fikirlerini İslamileştirip buradan modernizm eleştirisi üreten bazı İslamcıların meydan okuyuşu da ilk bakışta dinî itiraz gibi göründüğünden olsa gerek İslamcılık adıyla anıldı. Oysa aynı sıralarda İranlı reformist aydınlar, İran'daki İslam devrimini “modernizme karşı modernitenin zaferi” olarak tanımlıyorlardı.

Osmanlı ve Türkiye ayrımında İslamcılıktan bahsedecek olsak, neler söyleyebiliriz?

Osmanlı'daki İslamcılığın saltanat idaresine karşı cumhuriyetçiliğin, geleneksel İslam düşüncesine karşı ıslah, ihya ve reform taraftarlığının, geleneksel ulema ve medreseye karşı yeni tarz eğitim, tedrisat ve eğitim kurumlarının (Said Nursi'nin Medresetuzzehra'sı önemli bir örnektir) hareketi olarak tarif edilebilir. Abdulhamit'in saray odaklı muhafazakar modernleşmesine karşı, toplumsal dinamiklere dayalı saltanat karşıtı yeni fikriyatın da İslamcılık içine dahil edilmesi mümkündür. Dolayısıyla Abdulhamit'i İslamcılık silsilesine ekleyen yorumların sıhhatine kuşkuyla bakmakta haklıyız. Abdulhamit'in İslam birliği fikrinden İslamcılık çıkaran hızlı, aceleci ve kestirme değerlendirmelerin, daha çok muhafazakarlık olduğunu söyleyeceğim. Çünkü muhafazakarlık; tutarlı, ilkeli, anlamlı ve sürekliliği olan bir tarihsel devamlılıkla düşünce geleneği kurmak yerine, daha ziyade duygusal, romantik ve nostaljik mezhep genişliğiyle tarihte olan herşeyi aynı potaya atma eğilimindedir. Böyle olunca Nurettin Topçu'nun Anadolu sosyalizmi de, Necip Fazıl'ın milliyetçi muhafazakarlığı da, Prens Sabahattin'in liberalliği de, Mehmet Akif'in İslamcılığı da, Abdulhamit'in saltanatçılığı da, Said Nursi'nin cumhuriyetçiliği de aynı hamurun öğesi oluveriyor. Oysa bunların her biri kendi ideolojik ve siyasi damarlarının kilometre taşlarıdır. Öyleyse tam bu noktada İslamcılık ile Osmanlıcılığı da birbirinden ayırıp, İslamcılığın kendi sahih damarını, Osmanlıcılığın ise kendi muhafazakar nostaljisini izlediğini tespit edebiliriz. Yine önemli (olması gereken) bir fark da, İslamcılığın düşünce kaynağının milliyetçi kısıttan uzak durmasına karşın muhafazakarlığın tarihsel Osmanlı tecrübesiyle sınırlı bir düşünce evrenine sahip olmasıdır. Öyle olmasa neden Abbasi ve Selçuklu birikiminin muhafazakarlık için gerçekte olması gereken anlamı ifade etmediği, bu miras içinden “Türk” olan bilim insanları, âlimler, filozoflar ve düşünürlerin itinayla ayıklandığı sorusuna ikna edici bir cevap verilebilirdi. Yine Osmanlı imparatorluk tecrübesinden daha uzun bir süre yaşamış, üstelik tam bir bilim ve felsefe medeniyeti olan Endülüs acaba neden sadece Müslümanlığın Avrupa'daki köklerine (fetih?) dair nostaljiden ibaret bir anlama karşılık gelir? Neden muhafazakarlığın ilham kaynağı ve entelektüel menşei, Endülüs felsefesi ve bilimi olmadı hiç? Çünkü milliyetçilik, muhafazakarlığın baskın öğesidir ve bu nedenle İslam tarihinin Peygamberimizin Medine'sinden başlayarak muhtelif dönemleri, muhafazakar düşüncenin temeli olmaktan çok, meşruiyet aracı veya nostaljinin konusudur.

3. Peki modenizm ve moderniteyi nasıl tanımlıyoruz, anlam ayrımına da değinebilir miyiz?

İslamcı ve diğer aydınlar genel olarak moderniteyi eylemsiz 'hal' olarak, modernizmi ise form kazandırma heves ve arzusunun eylemliliği (ideoloji) şeklinde tanımlıyor. Bir de kavramların tarihsel zamanları var kuşkusuz. Modernizm, Batı dünyasının “keşif”e çıktığı 19. yüzyılın istilalarıyla yakından ilişkilidir. Dinli dönemlerin misyonerliğinin dinsiz dönemlerde modernizmle devam ettiği yönündeki bilinen değerlendirme de yerden göğe kadar haklıdır. Ya Hıristiyanlıştırarak ya da modernleştirerek Batı dışındaki dünyayı entegre (enterne?) etme gayreti Batı yakasında hiç dinmeyen arzu gibi gözüküyor. Modernizm ve modernleş (tir)me en son Irak işgal edilirken Amerikan savaş makinesine hükmeden hizipler arasındaki yöntem tartışmasında karşımıza çıktı. Irak örneğinde bir Müslüman ülkede neden terör ürediğini soran Amerikan yeni-muhafazakarlığı, bunu bu ülkelerde demokrasi olmamasına bağladı. Demokrasi modernleşmeyle ilgiliydi ve eğer bir Müslüman ülke kendi dinamikleriyle modernleşemiyorsa “tarihin tekerleğini çevirmek” gerekecekti. Amerikan savaş makinesi tarihin doğal akışındaki gecikmeyi beklemeksizin bu ülkeye demokrasi getirip modernleşmeyi hızlandırmak üzere tarihin en büyük insanlık trajedisini yaratmaya girişti malum. Demek ki modernleşmenin tıpkı Sovyetler Birliği'ndeki gibi bir “devrim ihracı” boyutu vardır. Zaten bu nedenle Amerikan yeni-muhafazakarlığı, liberal demokrasinin başka fraksiyonları tarafından Stalinist yöntemler kullanmakla eleştirildi. Fakat bizim muhafazakarların anlamakta güçlük çektikleri çok önemli nokta şudur ki, esas itibariyle liberal demokrasi, Batı dışı toplumların hep bir örnek modernleşmesine itikat eder ama bunun nasıl olacağı bahsinde, yöntemlerde birbirinden ayrılır. Modernleşmede anlaşılması gereken de, basbayağı, Müslüman bir toplumun kendi tarihsel geleneği, birikimi, mirası, alışkanlıkları ve kendi tarihsel yürüyüşünü bırakıp Batı tarihini tekrarlamasından ibarettir. Yoksa  “demokrasi” isimli tarihsel kategori, her derda deva ve her topluma şifa bir derman olarak bu kadar propaganda edilmezdi. Müslüman toplumlar, demokrasiye kadar gelebilmiş Batı tarihsel tecrübesini neden bir kenara bırakıp kendi entelektüel dinamik ve dayanaklarından başlayarak farklı bir model geliştirmeyi denemiyorlar? Yahut Batı yakası, neden Müslümanların zengin tarihsel mirasından yepyeni fikirler ve felsefeler geliştirilebileceği umuduyla kendi tarihsel kategorisini dayatıp durmak yerine bu yeni girişimleri cesaretlendirmiyor? Sakın modernleşme, bütün zamanların sömürgeci hamlelerinin parçası olduğundan böyle yapıyor olmasınlar! Bir vakitler bu durumu hakkaniyetle veya sinsi ajandayla tespit eden zihinler çıktı tabii ki. Alternatif arayışların formülü “Batı dışı modernite” kavramıydı. Eğer mesele, modernitenin temel  başlıkları olan eğitim, sağlık, istihdam, teknoloji kullanımı, kadın hakları, siyasal katılım vs. gibi konulardaki gelişim ise Batı dışı bir toplumun bu gelişimi ille de Batılı tarihsel tecrübeyi tekrarlamak için debelenerek değil, pekala kendi kültürel havzasında ve kendi tarihsel yürüyüşüyle de yapabileceği savunuldu. Hiç şüphe yok, bu alternatif, Batı yakasının “modernizm/modernleş(tir)me” itikadından vazgeçmesinin zamanı geldiğini ikaz ediyor. Moderniteyi 'hal' olarak görüyor ve eğer Batı dışı bir toplum kendi çağdaşlığını yaratacaksa bunun için Batı tecrübesi de dahil, pek çok tarihsel birikimden yararlanabileceğini kabul ediyor. Bunu yeni bir taktik olarak gören çıkabilir. Batı dışı toplumun çağdaşlaşabilmek için önünde sonunda modernitenin eriştiği seviyeye başvurmak zorunda kalacağı, öyle ya da böyle Batı yakasının birikimine müracat edeceği, bu yolla da yine modernizmin amacına uygun davranmış olacağı da düşünülebilir. Fakat adını koymak gerekmeksizin mesela eğitim, sağlık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, siyasal katılım, ekonomik gelişme, refahın artması ve adil bölüşümü konularında Müslüman toplumların ciddi sorunları var ve bu alanlarda iyileşme gerçekleştirilmek zorundadır. Bu işin yöntemi konusunda insanlık birikiminden yararlanmakta bir beis olmadığını Hz. Peygamber'in uygulamalarından anlıyoruz. Önemli olan çözümün felsefi önermeleri, amacı ve hedefidir.

Modernizm ve İslamcılık hangi dönem çarpışmıştır, yahut çarpışmış mıdır, bunun etkileri nasıl olmuştur?

Erken dönem İslamcılığın (19. yüzyıl sonları) modernizm üzerine düşünmek yerine, modernizmin teknoloji tezahürüyle ilgili tutum almaya odaklandığını görüyoruz. Bu yönüyle modernliği ve onun ideolojisini adet ve gelenekler (felsefe?) ve teknoloji (sonuçlar?) olarak ayırdığını ve birincisini reddederek ikincisine olumlu baktığını düşünebiliriz. Malum formül de, “Batının inanç ve geleneklerini değil, teknolojisini almak”tı. O sıra İslamcılığın, kendi ülkesinde büyük imparatorluğun çözülmesi, saltanat rejiminden kurtulmak, milli iradenin temsili, askeri yenilgiler gibi iç sorunları vardı ve bütün bu sorunların üstesinden gelebilmek için modernliğin teknolojisinden yararlanmak muhtemelen Hz. Peygamber'in başka milletlerin teknolojik birikimlerinden yararlanması gibi gözüktü gözlerine. Yahut ellerindeki toplumsal ve entelektüel birikimin Batının teknolojisini alırken onun yaşam biçimi ve adetlerine karşı etkili bir filtre olduğunu varsaymış olmalılar. İlk neslin acil ajandası nedeniyle pek üzerinde durmadığı modernleşme meselesinin, cumhuriyetin başlarında geleneksel hayat tarzını tehdit eden radikal, keskin ve hızlı reformlar sırasında Müslüman zihnin karşısına dikildiğini, tek partili yıllarda da meselenin krize dönüştüğünü tespit edelim. Fakat bu esnada da geleneksel ulemanın tepkiselliğiyle yine modernleşme üzerine eleştirel ve analitik düşünmeye pek fırsat bulunamadığı söylenebilir. Geleneksel ulema, cumhuriyetin modernleşme politikalarını adeta Moğol akınları gibi yıkıcı gördü ve buna direnmeyi seçti. Bu direniş ve tepkinin modernleşmeye ilişkin ortaya güçlü bir eleştirel birikim koyamaması bu bakımdan doğaldır. 70'li yıllarda MSP ile birlikte yaşanan siyasallaşmanın istimi yüksek süreci ve 80'li yıllarda da “İslam devleti” doktrininin öteleyici etkisiyle İslamcılığın iç modernleşme veya dış modernizmle asıl karşılaşmasının 90'lı yıllara sarktığını düşünüyorum. Gerçi 70'li yıllarda İsmet Özel'in modernizm eleştirileri ile Düşünce çevresinden başta Ali Bulaç olmak üzere kimi isimlerin yaptığı eleştirileri atlamamak gerekir, fakat bu çıkışların İslamcılığın o döneme ilişkin ana fikriyatı olamadığını hatırlatmalıyız. Ama yine de, Ali Şeriati çevirilerinin katkısıyla o dönemden başlayarak modernizm eleştirisinin tohumlarının atıldığını teslim etmeliyiz. 90'lı yıllar İslamcılığın entelektüel gücünün zirveye ulaştığı ve en kuvvetli modernizm değerlendirmelerini yaptığı dönemdir. Refah Partisi ile siyasal alanda kaydedilen ilerlemenin de bu entelektüel üst iktidarın kontrolü ve denetimi altında gerçekleştiğini iddia edebilirim. 28 Şubat 1997'deki askeri müdahaleye kadar İslamcılık, iç modernleşme ve dış modernizm konusunda hatırı sayılır bir birikim oluşturmayı başardı. Bugün elimizdeki mirasın neredeyse tamamı bu dönemde oluştu. İkibinli yıllarla birlikte İslamcılık muhafazakarlaşmaya başladıysa ve tarihsel kategori olarak İslamcılığı temsil eden gövde, muhafazakar AK Parti iktidarıyla devlet aygıtına tamamen entegre olup geçmişteki iddia ve eleştirilerinden vazgeçtiyse de İslamcılığın entelektüel mirası yerli yerinde duruyor. Bugün bendeniz İslamcılık sonrası yeni bir dönemden sözedebiliyorsam, bunu, o parlak birikimin gücüne borçluyum. İslamcılık siyasal tercihte bulunup devlet aygıtının sivil toplumu olmayı seçtiyse ve geride bağımsız, eleştirel bir avuç insan kaldıysa bile modernleşmeye direnişin tüm birikimi ve mirası bu geride kalanların elindedir. Özgürlük ve adalet ilkelerine dayanacak yeni dönemin entelektüel evreni bu mirasın sürekliliğine dayanıyor.

Bu haber toplam 684 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.