1. HABERLER

  2. PERDE ARKASI

  3. Kafa karışıklığı zamanlarında muhtelif sorulara cevaplar-II
Kafa karışıklığı zamanlarında muhtelif sorulara cevaplar-II

Kafa karışıklığı zamanlarında muhtelif sorulara cevaplar-II

Türkiye özelinde konuşacak olursak; İslamcılık bu topraklarda gerçek anlamıyla var olmuş mudur? Buraya kadar İslamcılık serüvenini Türkiye üzerinden anlatmaya çalıştım. Dolayısıyla kuşkusuz

A+A-

Türkiye özelinde konuşacak olursak; İslamcılık bu topraklarda gerçek anlamıyla var olmuş mudur?

Buraya kadar İslamcılık serüvenini Türkiye üzerinden anlatmaya çalıştım. Dolayısıyla kuşkusuz Türkiye'de güçlü bir İslamcılık hep varoldu. Eğer bu İslamcılığın öteki İslam ülkelerindeki emsalleriyle mukayesesi istenirse bizimkinin daha çok İran'daki serüvenle benzeştiğini söyleyebilirim. Arap ülkelerindeki İslamcılık (ağırlıklı olarak İhvan hareketi), dil-kültür evreninde dramatik başkalaşma yaşanmadığı için ihya-ıslah ekseninde yürüyebildi. Ama Türkiye ve İran'da, görece farklılıklar olsa bile dramatik seküler müdahaleler İslamcılığı paradigmal inşa ile meşgul olmak zorunda bıraktı. Nitekim İranlı aydınlar, 1979'daki İslam devrimini, bu nedenle değişimin başka yolla gerçekleşmesinin imkanının hiç kalmadığı bir tarih anında liderler ve toplumun başvurduğu travmatik yöntem olarak niteler. Türkiye'de ise AK Parti iktidarları sırasında benzer bir travmatik değişim yaşanıyor ama yine de bu, devrim gibi görkemli olduğu kadar sarsıcı bir değişim yöntemine evrilmedi. Arap ülkelerinin İslamcılığında bu eşikten çok uzakta bir uğraşı alanının sözkonusu olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir de Arap ülkelerinin İslamcılığı biraz da kendi milli meseleleriyle meşgul bir İslamcılıktır. Filistin'deki İsrail işgali buradaki İslamcılığın baş meselesidir mesela. Suud'da hanedan/saltanat, Suriye'de Baasçı rejimin değiştirilmesi, Mısır'da dindar topluma yabancılaşmış seküler devlet aygıtı vs. Türkiye'de İslamcılık, imparatorluğun bakiyesi ilgilerinden hiç vazgeçmemiştir. Modernleşme meselesine bakarken bile iç modernleşme onun alt başlığı yapılarak çok daha geniş bir kapsamla sorun ele alınır.

İslamcılığın bugün geldiği noktayı nasıl yorumluyorsunuz?

İslamcılığı tarihsel bir kategori olarak gördüğüme göre belki bu konuda nispeten rahat davranabilirim. İmparatorluğun dağılması, ümmetin ulus devletlere parçalanması ve anakarada kurulan devletin seküler temellerde inşa edilmesi uzunca bir süre İslamcılığın siyasi sorunlar etrafında dönmesine neden oldu. Felsefi ve hayata dair kısmıyla esaslı bir tartışma yapmaya başlamışken de 28 Şubat'ın kesintiye uğrattığı bir dönem geçirdik. Bu dönemi ağır bir yenilgi kabul eden İslamcıların bütün bildiklerini yeniden gözden geçirmeye karar vermeleri ilk değildir. Birinci dünya savaşı sonrasındaki yenilgi de benzeri bir düş kırıklığına ve içbükey eleştiri sürecine neden olmuştu. İslamcılığın ikibinli yıllarda siyasi iktidarı elde etmesiyle birlikte yaşadığı radikal değişimi, yenilmişliği kabullenmesiyle ilişkilendirmek mümkündür. Muhafazakarlaşan İslamcılar, modernleşmeyle karşılaşmak yerine onu bir manivela olarak kullanıp siyasi iktidarı ele geçirme ve elde tutmayla daha çok ilgililer. Bunu başardılar da. Batılıların laik modernleşmede ısrar etmekten vazgeçip muhafazakar modernleşmeyle uzlaşmayı seçmesinde İslamcıların yaşadığı dramatik değişimin ikna edici rolünü inkar edemeyiz. Öyle anlaşılıyor ki küresel irade, eski İslamcıların Türkiye'nin modernleşme yolunda yürüyeceği yönünde irade beyan etmesi karşılığında, artık iş görmez hale gelmiş, entelektüel enerjisi ve beşeri kaynağı bulunmayan laik modernleşmeden ve onun personelinden vazgeçmiş haldedir. İslamcıların bu koşullarda modernleşmeye eleştirel bakabileceği ham hayaldir. Bu durumdan hoşnut mudurlar, yoksa politik ve taktik bir uzlaşma nedeniyle bu hale tahammül mü ediyorlar bilemiyorum. Ama her halükarda, taktik bir uzlaşmayla mevcut mutabakata tahammül ediyor olsalar bile hem kendileri, hem de onları izleyen sosyoloji içten içe dönüşüyor, başkalaşıyor. Bu dönüşümün sadece siyasi bir şey olmadığını, zaman içinde kendince meşrulaştırma gerekçeleriyle kendi Kelam'ını da inşa edeceğini tarihsel tecrübelerden biliyoruz. Ama bakarsınız günün birinde bizim gibi bağımsızların çağrılarının vicdanlarında oluşturduğu baskıya dayanamayıp bütün önermelerini değiştirirler. Allah'tan ümit kesilmez.

Gelenek nedir?

Geleneğe Kur'an “sünnet” diyor. Maruf ve örf bilinenin sürekliliği. İmam Malik'te bu, dinî bilginin yöntemidir. O, “Medine'nin ameli”ni, geleneğini fıkıh usülünün temeli yapmıştı. Yani Medine'nin sünnetini. Ona göre bir durumun meşruiyeti, Medine'deki amele, sünnete, geleneğe uygunluğuyla anlaşılabilirdi. Geleneğin korunaklı mecrasında davranmak, tarihsel Kur'an'ı doğru anlamanın güvence sistemi olarak da tanımlanabilir. Aksi takdirde Kur'an'ı tarihsel ilişkilerinden koparıp yörüngesinden çıkararak bugüne 'düşüren' bir zihinsel işleyişin doğru koordinatlarda durduğundan nasıl emin olabileceğiz? Geleneğin yanlış tortularla kirlenmiş veya bulanıklaşmış olması ihtimaline karşı güvenlikli seçenek yine geleneğin içinden bakabilme yeteneğidir. İçinde topluca aktığımız bir dere olarak gelenek, ancak içinde kalınarak değerlendirilebilir. Çünkü tadı tuzu bilinen bu derenin dışına çıkarak, yani Kur'an'ın dil ve kültürünün gelişim havzasının dışında kalarak yepyeni, bambaşka bir paradigma ile süreklilik nasıl sağlanabilir?

Son dönem özellikle daha sık duymaya başladığımız kavramlar olarak, liberalizm-İslam ve sol-İslam başlıklarınız nasıl yorumluyorsunuz? Liberalizm ve sosyalizm gibi ideolojiler ile İslam uyumlu mudur?

Liberalizm veya liberal demokrasi bir yönüyle kapitalizm evreninin parçası olduğuna göre onu İslam'la bağdaştırmak ancak İslam'ı tarihselliğinden ve gelenekten kopararak mümkün olabilir. Nitekim kimi Müslüman zihinler, servet ve sermaye biriktirmek veya bireysel hayatlarında gönüllerince müreffeh bir standardı sürdürmek istediklerinde bunu ancak geleneğin dışına çıkarak yapabiliyorlar. Çünkü geleneğin içinde kaldıklarında karşılarına çıkan mülk(iyet) önermeleri son derece huzursuz edicidir. Gelenek dışında yeni paradigmaların reformcu fikirlerinin bu çevrelerde sevinçle karşılanmasına şaşmamak gerek. Öte yandan liberalizm, bizde aslında aydınlanmacı çerçevenin bir kanadı, fraksiyonundan ibarettir. Avrupa tarihsel tecrübesi içinde aydınlanma serüvenini iç modernleşmeye lojistik yapan kemalist aydınlanmacılık neyse, aslında liberal aydınlanmacılık da yöntem farklılığıyla aynı şeydir. Kemalist aydınlanmacılık tepeden inme yöntemlerle toplumu Batı tipi modernleştirmeye zorlarken, liberal aydınlanmacılık aşağıdan yukarıya değişim ve dönüşümle toplumu Batı tipi modernleşmeye zorluyor. AK Parti iktidarının AB denetiminde ve vesayetinde kalmasındaki ısrarın nedeni budur. Liberal aydınlanmacılık ile İslam'ı, bırakalım uzlaştırmayı, yanyana düşünmek bile olabilecek şey değildir. Mülkü Allah'a ait sayan, insanın ise o mülkün emanetçisi olduğunu kurala bağlayan İslam, mülkü ve mülkiyeti insanın bireysel alanının en önemli öğesi, insani gelişimin temeli yapmış kapitalizmle, liberalizmle nasıl birarada düşünülebilir? Ama buna karşılık mülk üzerindeki tekele (birey yerine toplum namına devlet aygıtını ikame ederek yine aynı noktaya varmış olsa da) itiraz eden sol/sosyalizm İslam'a daha yakındır. Esas itibariyle böyle eklektik girişimlerden medet ummaya kuşkusuz gerek yok ama eğer muhafazakarlıkla bir sağ İslam ortaya çıkartılmışsa ve Kelam disiplini bakımından sağ İslam'ın hayat tarzını İslam'ın dışına çıkaracak bir tepkiyi de meşru göremeyeceksek, anlaşılması için İslam'ın bir de sol bakışının olabileceğini düşünebiliriz. Kaldı ki fıkıh, tefsir, hadis ve kelam disiplinlerinde binbir çeşit yorum, ekol ve akım mümkün olabiliyorsa siyasi bakımdan da İslam içinde sol ekol ve akım mümkün olabilir. İnsan hakları, özgürlük, adalet değerlerine vurgu yapan ve mülk(iyet) meselesinde biriktirmeyi ve bireysel tekeli değil, toplumun/cemaatin kollektif varlığını doktrin kabul eden anlayış kendisini karşıtından ayrıştırmak için ister istemez politik bir anlaşılma aracı (sol İslam?) kullanabilir.

Demokrasi bir işleyiş biçimi olarak İslam referans alınarak nasıl yorumlanır?

Liberal demokrasiyi eksene koyup onu Müslüman toplumlara ihraç edebilmek için İslam'dan gerekçeler ve meşrulaştırma dayanakları bulunmaya çalışılması beyhude çabadır. Demokrasinin, yönetici seçmenin yönteminden ibaret kalmadığının kanıtı da toplumun kendisini liberal demokrasi maketine göre yeniden düzenlemesi çağrısıdır. Her yapılanın, akıldan her geçirilenin, her dile getirilenin mutlaka demokrasiye uygun olmas gerekliliğinden sözedilmiyor mu? Bir Müslüman, kendisi için doğruluk ve meşruiyetin kaynağı olan İslam'ı bırakıp kendisini liberal demokrasi şablonuna uygun hale mi getirecek? Sözgelimi başörtüsü yasağına karşı çıkarken bunu demokratik hak olarak mı savunacak, yoksa dinî inancının kısıtlanmasına itiraz olarak mı? Liberal demokrasinin propagandistleri Müslümanların başörtüsü özgürlüğünü bir seküler demokratik hak olarak savunmaları gerektiğini her fırsatta dile getirmiyorlar mı? Böyle yapılırsa AB tarafından da destek görecekleri müjdelenerek üstelik! Liberal aydınlanmacılık, tıpkı kemalist aydınlanmacılık gibi dinin toplumsal hayatın öğelerinden biri, kültürel bir durum, folklorik bir gerçeklik düzeyinde kalması gerektiğini söylüyor. Müslümanlar buna razı olarak liberallik ve demokratlıkla kendilerini yeniden tanımlamaya çok isteklilerse keyifleri bilir. Kimsenin inancı üzerinde inzibatlık yapılamaz, her iman kendi bacağından asılır. Fakat bizim bu çarpıklığı dile getirmekten vazgeçmeyeceğimizi de herkesin bilmesi gerekir. Siyasal katılımın tek yolu ve yönteminin tarihsel bir kategori olarak demokrasiden başkasıyla mümkün olmadığına inanmamız, aklımıza ve insanlık birikimine hakarettir. İnsanlık, Avrupa'da yaşanmış bir tarihsel serüvenin çözümüne neden mecbur olsun, neden onunla yetinsin, çok daha iyisini bulmak için neden entelektüel yolculuğuna devam etmesin. Liberal demokratlar, herşeyin en iyisinin AB müktebesatında mevcut bulunduğunu, boşuna arayış içinde olmamamız gerektiğini söyleyerek bir vakitler kemalistlerin dayattığı Batılılaşmadan farklı ne yapmış oluyorlar? AK Parti iktidarı zamanlarındaki dindarların bu kadar basit bir ayrımı bile yapamayacak bir basiret bağlanmasıyla yaşadıkları zihinsel patinaj, insanlık macerasının en ibretlik anlarından biri olsa gerektir.

Ümmet ve ümmetçilik nedir?

İbrahim peygamberin “tek başına bir ümmet” olarak nitelenmesi ortada sosyolojiyle değil, örneklikle ilgili bir durum olduğunu gösteriyor. İşin sosyolojiyle ilgili kısmı da yine bu örneklik meselesiyle alakalı olmalıdır. “Vasat ümmet”, insanlar içinde örnek alınabilecek, temsil kabiliyeti yüksek, model, ideal topluluk anlamına geliyor bu durumda. Hal böyle olunca Müslüman kalabalıkların politik birliğine gözünü dikip bu önemli yükümlülükten sarfı nazar edilmesi kritik bir algı bozulmasıdır bana göre. Kuşkusuz Müslüman milletlerin devletleriyle birlikte dünyada politik bir birlik oluşturması iyi bir şeydir, ama bu, “ümmet”in kavramsal anlamını tam karşılayan bir sonuç değildir. Kur'an'da bu kadar önemle vurgulanan “ümmet”, Müslüman kalabalıkların öylece birarada durması olabilir mi? Arafat'ta birlikte vakfeye duran veya Cuma namazında birlikte kıbleye dönerek namaza duran “ümmet”in temsil ettiği şuur gerçekleşmedikçe galiba ümmete dair çerçevenin bir hayli uzağında duruyor olacağız.

İslam’ın 'devlet' yorumu nedir? Devlet gereklilik arz eder mi?

Devletten kasıt eğer bürokrasi veya temsilî sistemse, İslam'ın toplumsal modelinin, modern devlet aygıtının toplumdan ve toplumsal hayattan yalıtılmış özerk yapısına hiç benzemediğini hem Kur'an ayetlerinden, hem de Medine'deki sünnetten anlayabiliyoruz. İslam'ın yönetim mekanizmasında iktidarın olabildiğince paylaştırıldığı ilkeye dikkat çekmeliyiz. Nasıl ki mülkiyet ve servet paylaşıma açılmış bir malikiyetse, iktidar da paylaştırılmış, bugünkü tabirle en ileri seviyede sivilleştirilmiş servettir. Servet üzerindeki tekel nasıl kınanmışsa, iktidar tekeli de kınanmıştır. Devlet aygıtını özerkleştirmesi ve toplumsal örgütlenmeyi de bunun etrafında örmesiyle tebarüz eden modern devlet ile İslam'ın yönetim biçimi arasındaki temel fark bu olsa gerektir. Toplumu yönetmek üzere iktidar tekelinin elde geçirilmesi neden bu kadar arzu ediliyor olabilir? Tabii ki firavunun tanrısallık kibriyle alakalıdır bu. İnsanlık tecrübesinin temsili demokrasiye bu kadar kafa yorması, buna karşılık iktidarı toplumda paylaştıran daha iyilerini keşfetmeye devam etmemesi modernliğin kısır entelektüel gayretinden umut kesmek için yeterli nedendir. Ama trajik olan, Müslümanların da aynı rehavetle bu çabadan vazgeçmiş olmasıdır. İktidarı eline geçirdikten sonra ne yapıp edip onu toplumun en küçük birimlerine kadar dağıtan, paylaştıran, infak eden bir Müslüman yöneticiye rastlayan var mı? Oysa bir şekilde eline geçmiş servetini infak ederek dağıtmakla yükümlü Müslüman, bir şekilde eline geçmiş iktidarı da son kırıntısına kadar infak edip dağıtmakla yükümlüdür.

Müslüman hep iktidara talip olmalı mıdır? Yahut bir yerde adalet ve düzen mevcut ise bunun başlığını İslam kılmakla yükümlü müdür?

Bu daha çok Müslümanlığın ne ile ilgili olduğu sorusuna döner. Müslümanlık fertle, insanla mı ilgilidir, yoksa tüzel, kurumsal varlıkla mı? İslam insanla ilgiliyse -ki öyledir- insanın dinini özgürce yaşayabileceği koşulların sağlanması halinde herkesi, herşeyi ve tüm zaman ve mekanları zor kullanarak kendine benzetmeye kalkışması meşru değildir. Tebliğ tabii ki imanın gereğidir ve bu konuda liberal demokrasinin beklentisini karşılayamayacağız. Liberal demokrasi, Müslümanlığın iki temeline itiraz ediyor: Tebliğ ve cihat. Bu iki temelden arındırılmış yeni bir Müslümanlık inşa etmemizi talep ediyor. Bunu yapanları ödüllendirip itiraz edenleri cezalandırıyor. Bazı Müslüman toplulukların tebliğ ve cihadı kavram evrenlerinden çıkartıp yerine hoşgörü, sevgi, barış gibi seküler yeni kavramlar ikame etmesi liberal demokrasinin ve küresel iradenin beklentisini karşılamaya dönüktür. Oysa iman ile tebliğ ve cihat birbirini tamamlayan, birbirine süreklilik ve istikrar kazandıran şiarlardır. Dinimizi yaşamamız ile onu anlatmamız arasında hiç fark yoktur. Dini tebliğ etmek, dini yaşamanın kendisidir. Fakat dini yaşamak, onu zorbalıkla ve güç kullanarak kabul ettirmek asla değildir. Hatta tebliğ; adalet, özgürlük ve düzenin egemen olduğu gayri müslim bir ortamda bu istikrarı bozmayacak biçimde, usül, ilke, yöntem ve araçlarla gerçekleştirilmelidir. Adalet ve düzeni bozacak tebliğ, İslam'ın “güzel söz”le davet ilkesine aykırıdır.

Modernizmin insanlıktan uzaklaştırıp bireyleştirdiği insanlara neden salt kadın üzerinden eleştiri gelir, bu ahlaki midir?

Modernizm eleştirilerinde kadının başat rol alması, modernizmin dayattığı değişimin liste başında kadının yeralmasından kaynaklanıyor. Özellikle Müslüman toplumları başkalaştırmanın serumu kadın damarından zerkedilince buna karşı görüşlerin de bu muameleye odaklanması kaçınılmaz oluyor. Ama burada dikkatimizden kaçmaması gereken şey şudur ki, modernizmin kadın üzerinden ilerlemesine tepki gösterirken neden kadını baskılayan, aşağılayan, önemsizleştiren ve erkeğin gerisine atan fikirler dinin itirazı olarak dile geliyor? Burada Ümeyyeoğulları'nın tahrifatıyla başlayan dinî geleneğin karanlık yüzünün kadından pek hoşlanmayan vasatına suçüstü yapmak lazımdır.

Bu haber toplam 757 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.