1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Kıyas..
Kıyas..

Kıyas..

Kaç haftadır şöyle eğlencelik bir şeyler yazayım da neşemiz yerine gelsin diyorum ama olmuyor. Sebebini de bilmiyorum açık konuşmak gerekirse. Etrafımdaki insanlara bakıyorum, geçen hafta ya

A+A-

Kaç haftadır şöyle eğlencelik bir şeyler yazayım da neşemiz yerine gelsin diyorum ama olmuyor. Sebebini de bilmiyorum açık konuşmak gerekirse. Etrafımdaki insanlara bakıyorum, geçen hafta yazdığım gibi mutsuz insanlar. Onların mutsuzluğu mu yansıyor acaba diye düşünüyorum. Sonra diyorum ki kendi kendime, eğer onlar mutsuz ise, onların mutsuzluğu ile mutsuz olacağına, senin mutluluğun ile onlarda mutlu olsun.

Tabi mutlu olabilmek için şartların oluşması gerekli. Ancak burada başka bir bakış açısı da gerekli. Neye göre mutluluk? Kime göre mutlu olmak? Mutluluğunuzu kimin ile kıyaslayacağınız çok önemli. Bir mendilci çocukla mı, köşe başında dilenen kadınla mı, hastanede ölümü bekleyen birisi ile mi, ya da o ölümü bekleyen birisinin yakınları ile mi? Kiminle kıyaslayacaksınız mutluluk ölçünüzü. Terse saralım bir de, altında bir sene önce aldığı arabası varken, son model bir otomobil hayali ile mutsuz olan birisi ile mi, teknesini değiştirmeyi çok isteyip bir türlü başaramayan birisiyle mi, üçüncü fabrikayı açacak iken kanuni prosedürlerin istediği gibi işlememesinden yakınan iş adamı ile mi? Kiminle kıyaslayacaksınız mutluluk ölçünüzü?

Şimdi işe başka boyutlarda bakalım mı, ne dersiniz? Dünyayı getirin gözünüzün önüne. 510. 065. 284 km² bir yüzölçümünü düşünün. Acayip bir rakam değil mi? Şimdi o kadar km²’lik alanda dünyaya yukarıdan bakın ve kendi kapladığınız alanı düşünün. Bir toz zerresi kadar bile olamıyoruz değil mi? Aynen öyle.

Durun daha bitmedi. Dünyadan daha küçükleri de var elbette. Venüs, Mars, Mercury, Pluto gibi gezegenler bizim dünyamızdan daha küçükler. Ama konumuz onlar değil şu an. Biraz büyüyelim isterseniz. Bizim gözümüzde son derece büyük görünen gezegenimiz dünya ile güneşin büyüklükleri arasında çok ciddi farklar var. Güneşin yüzölçümü 6,09 milyar km2'dir. Yani Dünya Güneşin yanında bir nokta kadar dahi kalmıyor. Tabi bu arada sizin toz zerresi epey bir hacim kaybetmiş oluyor.

Devamı var bu işin. Şimdi Güneş ciddi bir büyüklük arz ediyor elbet. Ancak hani derler ya, böbürlenme Padişahım, senden büyük Allah var diye, aynen öyle. Güneşin yanında bir nokta kadar bile görünmediği gökyüzündeki 15. Büyük yıldızın adı Antares ve dünyaya bin ışık yılından daha uzak. Bu yıldızı fotoğrafa koyduğunuz vakit, o kocaman Güneş görünmüyor bile.

İş burada da bitmiyor. Hubble teleskopunun ulta derin kızıl ötesi algı sistemiyle çekilmiş ünlü bir fotoğrafı var. Bu fotoğrafta bize milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldız sistemlerini gösteriyor. Daha fazlasını da gösteriyor teleskop. Diyor ki bir başka fotoğrafta, o milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki fotoğrafın en karanlık karesini büyüttüğünüzde bir o kadar daha yıldız ya da benzeri şeyler görünüyor.

Geriye dönüp bakarsak şayet, bizim toz zerresinin hiçbir hükmü kalmamış gibi duruyor bu fotoğrafta. Sonra bakıyorsunuz, küçük ve çok ucuz şeyler için kendimiz başta olmak üzere mutsuz ediyoruz insanları. O küçücük bile olamayacak kadar olan sorunu inanılmaz bir boyutta görmeye başlıyoruz. Sonra sorun bizi aşıyor ve biz o sorunu kendimiz o denli büyüttüğümüzün farkına bile varmıyoruz.

Evrenin bu denli büyüklüğünü gördüğünüzde, tasavvur ettiğinizde, bir düşünün bakalım o altından kalkılmaz dediğiniz probleminiz ne kadar kalıyor.

Fuar giriş ücreti ve insanların tepkileri..

Hepinizin bildiği üzere Kocaeli Fuarı bu yıl kapılarını biraz erken açtı. Erken açması ile giren çıkan sayısı mı değişti bilemiyorum ancak, her gün kapımızın önünden akan fuar ziyaretçilerinin konuştukları insanı şaşkınlığa sevk ediyor.

Bizim mekanın önünden geçerek gidiyorsunuz fuara. Hal böyle olunca da tiyatro izler gibi izliyorsunuz yaşananları. Fuar girişi normal günlerde 50 kuruş. Bu fiyata itiraz edenini görmedim daha. Mutlaka vardır da, en azından ben görmedim. Bu ücret konser olduğu günlerde değişiyor. Hatta sanatçısına göre değişiyor. Örneğin fuarın ilk sanatçıları Gurup 84’tü yanılmıyorsam. Mesela 84’ün geldiği akşam fuar girişi 2 TL idi. Ferhat Göçer geldiğinde 4 TL, en son geçtiğimiz akşam Petek Dinçöz geldiğinde 3 TL idi.

Kapıdaki görevlilerin çektikleri eziyeti anlatamam size. Milletin derdini dinlemekten gına geldi çalışanlara. Herkes ayrı telden çalıyor. Hükümete, belediyeye, fuar müdürlüğüne okuyan okuyana. Bilirsiniz böyle konularda efelikte üzerimize yoktur ve sen benim kim olduğumu biliyor musun sorusuna kadar giden ünlü bir üslubumuz vardır bizim. Bunların tamamını yaşıyoruz kapı girişinde. Yani biz yaşamıyoruz, biz naklen izliyoruz. Müdahale edebilme şansınız yok.

En çok ses hanımlardan çıkıyor. Yıkıyorlar ortalığı. En basit lafları ‘Ben böyle bir rezillik görmedim’ ile başlıyor. Nerelere gittiğini buralardan yazmaya benim bile terbiyem yetmeyebilir. Ancak beni gerçekten son derece üzen önemli bir hareketten bahsetmek istiyorum sizlere. İlk konserin olduğu geceydi. Yani Gurup 84’ün sahne alacağı gece. Üç kişilik bir aile. Baba, eşi ve erkek çocukları el ele fuarın yolunu tutmuşlar. Belli ki Gurup 84’ün izleyici kitlesi değiller. Hava güzel, fuar açılmış, bir fuar turu yapalım demişler. Bizim dükkanın önünden salına salına geçerken, fuar gişelerinin tabelalarının gözle net bir şekilde görülebileceği mesafeye girdiklerinde, aile reisi babadan şöyle bir ses yükseldi ‘Ne giriş 2 lira mı? Dönün gidiyoruz’

Üç kişilik aile tornistan geriye döndüler ve muhtemelen evlerinin yolunu tuttular. İçim burkuldu. Utanmasam yanlarına gidip, buyurun ben ısmarlayayım diyebilirdim ama mümkün değil böyle bir şeyi yapamam. Ama içime oturdu. Oturdu ve kalkmakta bilmedi bütün bir akşam. O insanların o akşam o fuara girememelerinden tutunda, memlekette insanların kaç kuruşun hesabını yaptıklarına kadar çok ince noktalara taşıdı beni bu olay.

Birkaç gün sonra Ferhat Göçer konserinde kapıda yaşananlar giriş 4 lira olduğundan dolayı ve bir öncekinden tecrübeli olduğumuzdan dolayı, hiç abartı gelmedi. Çünkü 4 lira için insanlar neredeyse kapıdaki görevlileri dövecek pozisyona geldiler.

Burada amaç üzüm yemek. İnsanların eskiden beri bir fuar eğlencesi var. Ancak yaşamak eskisi kadar kolay değil. Ekonomi eskisi kadar size müsaade etmiyor. Kuruşları hesaplayarak yaşıyor toplumun ciddi bir kesimi. Bir kesimine şaka gibi gelse de ki bu bir gerçek, 50 kuruşun, 1 liranın hesabını yapıyor insanlar. 50 kuruş, 1 liranın hesabı yapıldığı bir dönemde yetkililerinde bu konuda daha ılımlı adımlar atmaları gerekli diye düşünüyorum.

İkinci bir karanlık fotoğrafta fuar esnafından geliyor. Girişler yüzünden fuar esnafı da inanılmaz dertli. İş olmadığından, müşteri gelmediğinden yakınıyorlar. Ki artık Seka Park, Kocaeli Fuarı için çok ciddi bir alternatif. Bir tarafta giriş ücreti denilen bir durum yok. Yediğinin içtiğinin parasını ödüyorsun, diğer tarafta girişte dahil her şey para. Bu mantık ters geliyor insanlara.

Yetkililer bu konuda çok kısa bir süre içinde mutlaka bir çözüm yoluna gideceklerdir. Bundan en ufak bir şüphem yok, ancak insanların ekonomik çaresizlikleri beni ciddi anlamda üzdü. Allah herkesin yar ve yardımcısı olsun.

Kartepe’de dere yatağına bırakılan çöpler..

İnsanların böylesi konuları bana aktarmaları bir yönden hoşuma gidiyor. Yetkililerin bu yazıları dikkate alarak çözümler üretmeleri de başka bir keyif. Yukarıda Allah var, bir çok belediye yazdıklarımızı dikkate alarak konunun muhataplarına işleri hallettirdiler. Harika hareketler bunlar. İnsan her şeyi göremeyebilir. Halkın uyarıları belediyeleri göremedikleri konular hakkında bilgi sahibi yapar.

Bu yazı Kartepe Belediyesi sınırlarını kapsayan bir yazı. Bir dostumla karşılaştım ‘Abi sen yazarsın, geçtiğimiz gün ailemle birlikte Kartepe Eğreti düzü mevkiine piknik yapmaya gitmiştik. Dönüşünde tam Eğreti düzü ile Pazar Çayırı köyünün arasında bir dere yatağı vardır. O dere yatağının içerisine bir sürü çuvallara doldurulmuş pet şişeler ve çöpler bırakılmış. İnanılmaz kötü bir görüntü ve çevreye acayip zararlı şeyler. Benim bagaja doldurup alabileceğim kadar olsa, durup alacaktım ama o kadar çoktu ki durmadım bile. Gazetelere haber vereyim dedim. Hatta cep telefonuma görüntülerini bile kaydettim. Ancak gazeteler konu ile ilgilenmez diye ben de sana aktarayım konuyu dedim. Sen yazarsan ilgilenirler bu işlen diye düşünüyorum’ dedi.

Elçiye zeval olmaz. Böyle kendini bilmezler çok. Asıl bunları oradan almak değil, oraya atanları tesbit edip sağlam sıkı bir ceza kesmek lazım. Bizim toplumumuzda maalesef bu bilinç daha oturmadı. Hani hala benden çıksın da, kime giderse gitsin modeli hakim zihinlerde. Oysa ki oraya atılan o çöpler atana da zararlı ancak o an onu düşünmüyor. Maalesef durum aynen böyle.

Kartepe Belediye Başkanı Sayın Şükrü KARABALIK konu ile ilgili birimlerini bu yazı kendisine iletildikten sonra mutlaka harekete geçirecek ve konuyu çözdürecektir ancak yapanların tespit edilip toplumun önünde deklare edilmeleri bu gibi hareketleri azaltacaktır diye düşünüyorum. Sayın Şükrü KARABALIK’a şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum.

Metrodaki kemancı...

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider. Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder. Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder. En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz. Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı... Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? idi... Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

Derler..

Çok hızlı yaşarsın, yavaş git derler.

Yavaş yaşarsın, ölü gibisin derler. Orta halli yaşarsın, monotonsun derler. Gülersin, ne gülüyor bu deli gibi derler. Ağlarsın, bunalım derler. Susar dinlersin, dilini mi yuttun derler. Konuşursun, sus bir artık derler. Çalışırsın, amele derler. Yatarsın, beleşçi derler. Kısacası derler de derler... İnsanı candan ederler sonra anlarsın ki gelmiyor artık geriye geçen günler.

Ona buna kulak vermeye bir son ver, yoksa onun bunun lafına baktı böyle oldu derler. :)

Arkadaşlık işte budur…

Yapılan bir araştırmada Kadınların Arkadaşları: Bir kadın bütün gece eve gelmemiş. Ertesi sabah kocasına, gece bir arkadaşında kaldığını söylemiş. Kocası karısının en yakın 10 arkadaşını aramış ve hiçbiri karısının kendisinde kaldığını onaylamamış. Erkeklerin Arkadaşları: Bir adam bütün gece eve gelmemiş. Ertesi sabah karısına, gece bir arkadaşında kaldığını söylemiş. Karısı kocasının en yakın 10 arkadaşını aramış ve 5 tanesi kocasının kendisinde kaldığını onaylamış ve diğer 5 tanesi ise kocasının hala kendisiyle birlikte olduğunu iddia etmiş. İşte arkadaşlık budur.

Temel’ce…

Tamam fıkra yeni bir fıkra değil. Hatta eski bir fıkra. Ve inanıyorum ki, okuyanların büyük bir çoğunluğu bu fıkrayı biliyordur. Ancak bilmeyenler için süper bir fıkra. Bilenler için ise bana sorarsanız harika bir hatırlatma.

Temel ile Dursun güzel bir bahar gününde köyün yüksek bir tepesine çıkmışlar. Manzaranın keyfini çıkarırken birden Temel’in gözü içerisinde ineklerin otladığı köyün mezarlığına ilişmiş. Dursun’a dönmüş ve:

-Ula Tursun! Sende pigün öleceksun, sonra seni aha şu mezarluga gömeceğuz. Orada toprağa karişacaksun. Sonra ot olarak yeniden büyüyeceksun. Sonra seni şu inek yiyecek. Sonra da seni çıkartacak. Bende çıkarttuğunun yanuna gideceğum ve diyeceğum ki "Ula Tursun!! Neydiiin ne oldin?"

Tabii Dursun önce ne diyeceğini şaşırmış. Sonra o da Temel’e dönmüş:

- Ula Temel sende pigün öleceksun. Seni aha şu mezarluğa gömeceğuz. Orada sende toprak olacaksun. Sonra ot olarak püyüyeceksun. Sonra seni şu inekler yiyecek. Sonra seni çıkartacaklar. Bende o çıkarttıklarınun yanuna gideceğum ve diyeceğum ki: "Ula Temel! Sen hiç değişmeyeceksun!!

Günün özü..

Kör cehalet çirkefleştirir insanları

Suskunluğum asaletimdendir.

Her lafa verecek cevabım var

Lakin bir lafa bakarım, laf mı diye,

Bir de söyleyene bakarım adam mı diye.

Hz. Mevlana

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur.