1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Komünist İslam-mülkiyetsiz toplum (1)
Komünist İslam-mülkiyetsiz toplum (1)

Komünist İslam-mülkiyetsiz toplum (1)

Madem ashabın tümü yıldızlar gibidir ve hangisine uyulursa doğru yol bulunur, neden Ömer b. Hattab'ın oğlu Abdullah'ın (İbn Ömer) Felak ve Nas surelerinin (Muavvizeteyn) Kur'an'dan olmadığı

A+A-

Madem ashabın tümü yıldızlar gibidir ve hangisine uyulursa doğru yol bulunur, neden Ömer b. Hattab'ın oğlu Abdullah'ın (İbn Ömer) Felak ve Nas surelerinin (Muavvizeteyn) Kur'an'dan olmadığı görüşüne ittibaen bu sureleri elimizdeki mushaftan çıkarmıyoruz? Yahut en azından onun görüşünün doğru yol olduğunu düşünenler kendileri için Felak ve Nas surelerinin bulunmadığı bir mushaf yapmıyorlar? Veyahut da Ömer b. Hattab'ın görüşünün doğru olduğuna inanan ve ona uyarak doğru yolda kalacağını kabul edenler neden İnşirah suresinin “ve refa'na” kelimesini aynı anlama gelen başka kelimeyle değiştirerek okumasını ve bunu da “yedi kıraat” hadisine dayandırmasını temel alarak böyle bir mushaf yapmıyorlar?

Madem ashab yıldızlar gibidir ve hangisine uyulursa doğru yol bulunur, neden Ebuzer Abdurrahman b. Avf ölçüsünce uyulmaya değer bulunmaz ve İslam'ın servetle ilgili çatısı Ebuzer'in görüşüne göre düzenlenmez? Hatta Ebuzer kıymetsiz, bakışaçısı muteber olmayan marjinal bir sahabe muamelesi görür?

Madem ashab yıldızlar gibidir ve hangisine uyulursa doğru yol bulunur, neden Ammar b. Yasir'in peşinden giderek Osman b. Affan'a karşı ayaklanmaz, alife Ebubekir'in oğlu Muhammed'e tabi olmaz ve Osman b. Affan'a kılıç çekmeyiz? Neden Ali'nin yanında yeralıp saltanat ve servet iktidarının timsali Muaviye'ye savaş açmayız?

Ashabın tümünün yıldızlar gibi olması teorisinin, özellikle mülk(iyet) ve hüküm(ranlık) tekelcilerinin dört elle sarıldıkları dayanak olması insanı kuşkuya düşürmeli değil mi? Yanlış ve çarpık anlaşılmış bu hadisi dinin direği yapan  mülk(iyet) ve hüküm(ranlık) tekelcileri, Kur'an'da baştan sona aksini bulsalar da kendi hallerini meşrulaştıracakları sahabe örneklerine bu teoriyle yapışmalarındaki ikiyüzlülük, o örneklerin yukarıda sıraladığımız başka durumlarına karşı koydukları mesafeden çıkarılabilir.

Ellerindeki mülk(iyet) ve hüküm(ranlık) gücünü hiçbir şekilde paylaşmak istemeyen hırs küpleri, hakikati aramak için yollara düşmüş olsalar neden gözümüzün önündeki onlarca tarihsel örnekleri kendilerince hiyerarşik hizaya koyup içlerinden kimilerini üst sıralara, kimilerini de alt sıralara yerleştiriyor olsunlar? Çok açıktır ki onlar aslında hallerini meşrulaştıracak dayanaklar bulmanın telaşındadırlar.

Mülk(iyet) tartışmasında meselenin aynı sistem içinde teknik bir sorun olmadığı, aksine iki ayrım sistem, iki ayrı paradigma, iki ayrı düşünce evreninin karşı karşıya geldiği bunca tartışmadan sonra artık anlaşılmış olmalıdır. Bu fakirin de kendisini iftiharla mensup gördüğü “mülk(iyet) Allah'ındır” cereyanı, bu ilkeyi bütün doğal sonuçlarına vardırıyor ama buna mukabil “mülk(iyet) Allah'ındır” ilkesinin Kur'an hükmüne istinadındaki kuvveti ve İslam'ın ilk dönem tarihindeki bariz örnekleri inkar edemediği için ilkeye itiraz etmeyen, fakat binbir türlü bahaneyle ilkeyi işsiz ve işlevsiz bırakan cereyan o doğal sonuçlardan köşe bucak kaçıyor.

Dindar bir zihin acaba neden paylaşım, kollektif mülkiyet, infak (klişedeki gibi zenginin fakire lütfu biçiminde değil, ihtiyaçtan fazlasını!), tasadduk, Allah yolunda harcama ve benzeri şiarlarla donanmış caddeye girdikten sonra bu kavramların teknik tartışması kabilinden mevzularda ihtilaf etmek yerine, bu caddeye hiç girmez?

Dindar bir zihin, önşartsız paylaşmayı peşinen kabul ettikten sonra bunun nasıl olabileceğine dair ayrıntılar üzerinde çalışmayı nasıl olur kabul edemez de, daha baştan paylaşma ilkesine itiraz edip bunun neden olamayacağının bin çeşit bahanesini birbiri ardınca sıralamanın mücadelesini verir?

Galiba canalıcı soru şudur: Mülk(iyet) karşıtı olmak belki maldan eder ama dinden etmezken neden dindar bir zihin cansiperane mülk(iyet) savunması yapar? Yahut bu satırların sahibi gibi düşünen dindarlar, neden kendilerini bireye hasredilmiş ve kutsallaştırılmış mülk(iyet) fikrinin savunması tarafında değil de, aksine halka hasredilmiş ve dince tasfiyesi amaçlanmış mülk(iyet) ve onun bireye aidiyetini red cephesinde hissediyor, ama öteki dindar zihin, aksine mülk(iyet) severlik etrafında döneduran tutkunun esiri olabiliyor?

Neden insanlığın onur sayfaları ve haysiyetli birikimi, hüküm(ranlık) ve mülk(iyet) bahsinde gücü dağıtma, halk arasında paylaştırma ve katılımı arttırmanın yüksek fikirleri, edebiyatı ve heyecan verici örnekleriyle dolup taşmaz da, paylaşma ve kollektif mülkiyet anlayışı marjinal fikir muamelesi görür?

Mülk(iyet) sever olmayanların bu işten bir kazancı olmadığı ve bunun için bir ücret bekleyemeyecekleri ne kadar açıksa, mülk(iyet) için savaş veren zengin Müslümanların bu işten kazancı da o kadar açıktır. Bu karşılaşma ve gerilimde tarafların durumlarında anlaşılmaz hiçbir nokta yoktur. Asıl anlaşılması güç olan, ancak karnını doyurabilecek seviyedeki dindarın mülk(iyet) müdafasına kalkışmasındaki akıl almaz gayrettir! Elinde avucunda ne birikim, ne servet, ne gelecek güvencesi, ne müreffeh bir hayat olmamasına, çoluk çocuğunun heves ettiği küçük hediyeleri bile almaktan aciz, yoksulluğun her türlü mahrumiyetini tecrübe etmekte olan bir dindar, hangi akla hizmet, zenginliğini türlü yollarla gözümüze sokan şımarık müreffeh ve mütrefin mal varlığını, servetini, o serveti elde ettiği sömürü çarkını, edinip biriktirdiği servetini aklımızın ucundan geçmeyecek teşhir yöntemleriyle harcamasını bir hak olarak savunabiliyor?

Nasıl yaptığı bilinmez (aslında pekala bilinir!), kendisine müreffeh bir hayat kurmayı başarmış ve onun tadını çıkaran zengin Müslümanın tekrar tekrar vermeyi en sevdiği örnek, Türkiye'ye gelen bir yabancının, zenginlerin ikamet ettiği korunaklı sitelerin yamacında berbat yaşam koşullarında hayata tutunmaya çalışan yoksulların ikamet ettiği sefalet adalarının çelişkili fotoğrafını algılamakta zorluk çektiği; o yoksulların nasıl olup da o refah adalarına haklarını almak için saldırmadığını bir türlü anlayamadığını öyküleştiren misaldir. O yabancıya durumu izah etmeye hevesli refah adasının mensubu zengin Müslüman, onu karşısına oturtur ve kendisi de varsıl hayatının konforuna şöyle bir yayılarak yüzünde sevecen ama sahte bir tebessümle Türkiye'de bu sosyolojik çelişkinin çatışmaya dönüşmesini önleyen temel etkenin din olduğunu uzun uzun anlatır. Yoksullar, haklarını aramak için refah adalarına din sayesinde saldırmamakta, ilahi takdir kabul edip hallerine razı olmakta ve açlıktan ölseler bile haram olduğu gerekçesiyle zenginlerin malına el sürmemektedirler. O nedenle Batıda onbeş dakikalık elektrik kesintisinde yağmalanmadık tek dükkan kalmazken Türkiye'de böyle bir örnek asla yaşanmaz! Zengin Müslümanın keyifle anlattığı bu analizle varmak istediği sonuç, o yabancının bu fotoğraftan etkilenerek hemen kelime-i şehadet getirip İslam'a gimesi, müreffeh dindarımızın da kısa günün kârı bu sevapla, tıpkı bu dünyada yaptığı gibi cennette de mütena bir köşeyi kapatması olmalıdır!

Öyle görünüyor ki paradigmal tartışmanın konusu olarak mülk(iyet) meselesi, bir hukuk, fıkıh ve siyaset tartışması olmaktan önce psiko-politik mevzu olarak tartışılmalı, herşeyden önce mülkiyetseverliğin ruhiyyatı tahlil edilmelidir.

Hakkaniyetin teknesinde arınıp pâklanmış bir vicdanla Kur'an'ı okuyan, Peygamberimizin (sav) hayatını inceleyen, büyük ulema ve sufilerin hayat hikayelerini mütalaa eden bir göz, hüküm(ranlık) ve mülk(iyet) bahsinde, tartışmasız Allah'a aidiyet ilkesi bulacaktır. Bu durumda kulların boynundaki borç ise bir şekilde ellerine geçmiş hüküm(ranlık) ve mülk(iyet) birikimini son kırıntısına kadar Allah'ın kullarına infak etmektir. İslam'ın ana akım siyaset ve hukuk teorisinin bu ilke etrafında oluşmaması herhalde dinin, Peygamber'in, vicdanlı ulemanın ve sufilerin kusuru olmasa gerektir. Ayrıca siyasette hüküm(ranlık), ekonomi-politikte mülk(iyet) tekelini teorileştirmiş saltanat/saray ulemasının fıkhını da kabul etmek zorunda değiliz.

“Hüküm(ranlık) Allah'a aittir” dendiğinde bunu, “insan yapımı beşeri kanunlar yerine Allah'ın kanunlarının uygulanması” tanımı içine sıkıştıran algı çarpıklığının, hüküm(ranlık) tekelinin Allah'a ait olmasından saltanat, sultanlık, totaliterlik ve otoriterlik çıkarmasına şaşılabilir mi? Çünkü bu bakışa göre Allah tek ilah olduğuna göre, güç de tek(el) olmalı, hatta o tek(el) Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi, gölgesi, yürüyüşü, halifesi sıfatıyla onun kanunlarını insanlara tatbik etme misyonuyla donanmış ve bu yüzden de itiraz, eleştiri ve sorgulama kabul etmez bir iktidarı temsil etmelidir. Oysa hüküm(ranlık) Allah'a aitse bunun yegane anlamı, hüküm(ranlık) gücünün Allah'tan başkasında tekelleşemeyeceği, o gücü Allah adına bir tek kişi veya kurumun değil, Allah'ın halkının topluca kullanacağı olmalıdır. Hüküm(ranlık) Allah'ındır, yani herkesindir ve herkes onun kullanımına katılabilmelidir. Mülk(iyet) de Allah'ındır, yani herkesindir ve herkes onun tasarrufuna ortak olabilmelidir.

Kur'an'da mal edinmenin, biriktirmenin, servet tekelinin, sermayedarlığın övüldüğü bir tek ayet bulunamazken, buna karşılık Kur'an'ın mesajı kesinlikle ve net biçimde infak, dağıtma, paylaşma, mala mülke değer vermeme ekseninde yürüyorken mülk(iyet) tartışmasında İhsan'ın Eliaçık'ın sosyalizmi İslamileştirmekle suçlanması kapitalizmi İslamileştirmenin karşısında neden daha ağır suçmuş gibi takdim ediliyor olabilir? Açıktır: Kur'an tefsirinde ana akım yorum, kapitalist ve muhafazakar bakışaçısıyla yapılandır ve buna muhalif yorumlar adeta marjinal muamelesi görmektedir. Oysa mülk(iyet) hakkı ve yetkisini Allah'ta gördükten sonra onu tıpkı Allah'a olan aidiyet gibi kula havale eden anlayışın neresinde meşruiyet bulunabilir? Bu tartışmada “mülk(iyet) Allah'ındır” diyen dindar işi sosyalizme bile vardırsa ve mülkiyeti reddetse, hiçbir şekilde meşruiyet dairesinin dışında telakki edilemez. Fakat buna karşılık bireyci, sermayeci, biriktirme ve yığma yanlısı kapitalist yorum kökten din dışıdır, gayri meşrudur!

Bu haber toplam 944 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur.