1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Kur'an vahyin Muhammed tarafından yazılmış meali midir?
Kur'an vahyin Muhammed tarafından yazılmış meali midir?

Kur'an vahyin Muhammed tarafından yazılmış meali midir?

Soru: Türk ordusu Suriye'ye girmeli mi? Seçim zaferinden sonra bir zafer de Suriye'de yaşamayı arzu edenler olduğu görülüyor! Cevap: 2000'lerin başında Lübnan, Gürcistan, Ukrayna gibi ülkele

A+A-

Soru: Türk ordusu Suriye'ye girmeli mi? Seçim zaferinden sonra bir zafer de Suriye'de yaşamayı arzu edenler olduğu görülüyor!

Cevap: 2000'lerin başında Lübnan, Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerdeki renkli devrimlerin mimarı, Amerikan para spekülatörü Soros, Türkiye'nin en önemli ihraç ürününün ordusu olduğunu söylemişti. Yani AK Parti iktidarı, batı hegemonyasının bölgesel menfaatlerini koruyup kollamada bu orduyu başta İran olmak üzere bölgenin üzerine sürmeliydi! 2006'da İsrail Lübnan'a saldırdığında Suud saltanatının başındaki kral Abdullah'ın Türkiye'ye gelmesi ve ısrarlı temaslarının altında TSK'yı Lübnan'da kullanması karşılığında akıllara durgunluk verecek mali yardım önerdiği iddia ediliyor. Eğer bu doğruysa AK Parti iktidarının o paraya olan büyük ihtiyaca rağmen ahlaksız teklifi kabul etmediği anlaşılıyor. Bugünlerde de Washington-Tel Aviv ekseninin çıkarına uygun olarak Suriye'ye askeri müdahale yapılması isteniyor. Bu fakir, böyle bir felaketi teşvik eden, çığlık kıyamet ortalığı ayağa kaldırmaya çalışan muhafazakar sağ güçlere karşı var gücüyle mücadele ediyor. Bölgemizin USrail'in kayıtsız şartsız hegemonisine girmesi için kimileri ihanet, kimileri de cehalet içinde. Türkiye'nin Irak'ta (istemeyerek bile olsa) aracı olduğu katliam, cinayet, yağma ve talana bir kez de Suriye'de yataklık yapması olacak iş değildir. Buna mani olmalıyız. Müminin günah işlememesi için onun namına gayret göstermek büyük sevaptır.

Soru: Tarihte Şia ve Sünnilik arasındaki ayrılıklar ortadan kaldırılmaya teşebbüs edilmiş. Bunun yakın zamandaki örneklerinden biri Nadir Şah'ın telfik faaliyetleri. Ne oldu da sürekli bu çalışmalar akîm kaldı?

Cevap: Nadir şah İran'da Şiilik (hatta İslam) aleyhinde faaliyet göstermekle itham edildi. Modernleşmeci şah olarak bilinir. Bizdeki "gavur Mahmut" misali. Bu tutumunun onu zayıflattığı anlaşılıyor. En güçlü Sünni-Şii işbirliği ulema arasında olandı. Ezher şeyhi Mahmut Şeltut ve Ayetullahiluzma Kaşiful Gıta'nın 50'li yıllarda gerçekleştirdiği Darut'takrib (mezhepleri yakınlaştırma) çalışması önemlidir. İran'da halen aynı isim altında Rehber Ayetullahiluzma Hamenei'ye bağlı bir kurum var. Zengin kütüphanesi, çok sayıda faaliyetiyle çalışmalara devam ediyor. Takrib (yakınlaşma) çalışmalarının istikrarlı yürümesi gerekiyor. Bir de toplumdan ve toplumsal hayattan yalıtılmış bir takrib çabasının sonuç vermesi imkansızdır. Türkiye'de İSAM (İslam Araştırmaları Merkezi), İSAV (İslam Araştırmaları Vakfı) gibi kurumlar zaman zaman Şii dünyasından ulema ile biraraya gelip toplantılar düzenliyorlar ama bunlar hayattan yalıtılmış faaliyetler olduğu için umulan yararı sağlamıyor.

Soru: Kuran vahyin kendisi değil, Muhammed tarafından yazılan meali midir? Vahyi kelimelere döken Muhammed midir?

Cevap: Vahyin muhtevası ve sureti ile ilgili yazdığım makaleler var (camurcu.com/din). Bu, çetin bir konudur ve uzmanlarının üzerinde daha çok çalışması gerekir. Bazı görüşlere göre vahiy kelimelerle gelmedi, Peygamberimize içe doğma biçiminde nazil oldu, onu kelimelere döken de Peygamberimizdi. Diğer görüşe göre ise kelimelerle nazil oldu. Fakat kelimelerle nazil olmuş olsa “Kur'an ilimleri” kitaplarında detaylı biçimde anlatılan "yedi okuyuş (kıraat)"un caiz olması anlamsızlaşır. Ömer b. Hattab'ın İnşirah suresinde bir ayetteki kelimeyi değiştirerek okuduğu bu kaynaklarda belirtiliyor. Peygamberimiz de farklı okuyuşları onaylamıştı. Bu tartışmada benim tercihim, vahyin sıfatsız, kelimesiz, soyut olduğu, onun somutlaşmasının ve lafızlara dökülmesinin Peygamberimizin aktarmasıyla gerçekleştiğidir. Fakat vahyin bu şekilde, Peygamberimizin telaffuzuyla suret bulması Allah tarafından düzeltilmediğine göre elimizdeki lafız vahyin kelimeleri olarak tasdik edilmiş demektir. Nitekim bir keresinde, Rasulullah aldığı vahyi unutmadan bir an evvel söze dönüştürmek için çabalaması üzerine Allah tarafından ikaz edilmişti. (Kıyamet 16-17) Bu ayet gerçi vahyin kelimelerle indiğinin delili olarak kullanılır ama bize kalırsa yanlıştır. Aksine, ayet vahyin kelimelerle inmediğinin kanıtıdır.

Soru: Peygamberin hadis yazılmasını istemediğini söylüyorsunuz, ama hadisler günümüze kadar geldi, çoğu uydurma da olsa. Hadisleri tümden reddedenler şu an ne gibi yanlışlara/çelişkilere düşüyorlar?

Cevap: Hadisleri tümden reddetmek, tarihi reddetmek demektir. Tarihi ve tarihsel bilgiyi reddetmek cahilliktir. Hadisler, hatta uydurma olanları bile, rivayet edildikleri döneme ilişkin tarihsel bilgilerdir. Bu malumata ihtiyacımız var. Doğrudan sosyal, iktisadi ve siyasi alanlardaki hükümleri ilgilendiren (500-600 civarındaki) sahih hadisle toplumsal hayatı inşa etmek mümkündür, bundan fazlasını da toplumsal koşulları öğrenmede kullanmalıyız. Hadislerin tasvir ettiği tarihsel durumu bilmeksizin Kur'an'ı anlayamayız, çünkü Kur'an, ayetlerin nazil olduğu tarihsel durumu izah etmiyor, sadece bilinen o tarihsel durumlara ilişkin hükümler bildiriyor. Ayetlerin nazil olduğu sırada sahabeler tarihsel koşulları yaşıyor ve biliyorlardı. Ama aradan geçen zaman içinde bu şartları bilinebilmesi için rivayet edilmesine ihtiyaç duyuldu. Tarihsel koşulları bilmeden o hükümlerin sebebini, anlamını, amacını nasıl çıkaracağız? Eğer tarihsel durumun bilgisini reddedersek o zaman kendimizin bugün uydurduğumuz durumu kriter alacağız demektir. Tarihsel durumun bilgisi elde varken bugün birisinin uydurduğu durum bilgisini neden esas alalım?

Soru: İslam kapitalist prensiplerle uyumlu değil mi? Özel mülkiyet, serbest piyasa vs. bakımından?

Cevap: Hayır değil. İslam, kapitalizmin servet ve sermaye birikimini eksen alan iktisadi felsefesine temelden karşıdır. Servetin belli ellerde toplanan/tekelleşen güç olması yasaklanmıştır. İslam'da servet ve sermayenin sosyalizasyonu Kur'an'ın hükümlerinin temelini oluşturur. İslam paylaşma ve infaka dayalı bir hayat düzeni kurar. İnfak ve paylaşma, ilke olarak sermaye birikimini esas alan kapitalizmin ortaya çıkmasının önündeki aşılmaz engeldir.

Soru: Sizce ERDOĞAN'dan sonra Numan Kurtulmuş bu partinin başına geçebilir mi? Geçse nasıl olur?

Cevap: Hayır; böyle bir ihtimal yok mesabesindedir. Bunca emek verilmiş bir partinin yetişmiş kadroları dururken dışarıdan bir ismin zirveye monte edilmesi akıl alacak bir varsayım değil. HAS Parti'nin neden mevcut oy seviyesinden fazlasını alması gerektiğini açıklayamıyorsak neden Kurtulmuş'un AK Parti'nin lideri olması gerektiğini de açıklayamayız. Zaten başkanlık rejimine geçildiğinde artık tamamen değişmiş bir bağlamda düşünmeye başlayacağız ve böyle bir varsayımın sorusu da ortadan kalkacak. HAS Partililerin, Kurtulmuş'a Erdoğan'dan sonraki lider ünvanını vererek "pause" durumunda seçim yaptıklarının farkındayım. Böyle bir muhalefet partisi de belki dünya siyasi tarihinde ilk örnektir.

Soru: İslam öncesi toplumsal hayatta giysi ile cariye-hür ayırımı yapıldı. Bu durumda başörtüsü de İslam öncesi bu dönemde statü belirtmiyor muydu?

Cevap: Örtünme genel olarak eşrafın/seçkinlerin tercih ettiği ve zenginliklerini gösterme fırsatı olarak değerlendirdikleri tarzdı. Köleler ve alt sınıflar basit giysiler giyer veya çok az giyinirlerdi. Yani örtünme veya giysi bu anlamda statü belirtiyor olabilir. Giyinmemek değersizleşme, sıradanlaşma, basitleşme manasına geliyordu. Bu toplumsal alışkanlığın devam ettiğine Peygamberimiz zamanında tanık olmuyoruz. Emevi saltanatıyla birlikte yeniden köleli, sınıflı, zengin-fakir ayrımlı ve saraylı hayata dönüldüğünden giysi üzerinden toplumsal statülerin ortaya çıktığını düşünebiliriz. Giyinmeme veya giysisizlik sıradan, basit, değersiz, aşağı sınıf kadınların tarzı olduğu için eşrafın kadınlarının farklılıklarını giysiyle gösterdiklerini biliyoruz. Bugün de öyle değil mi? Kadınların çoğunun tek tip giyindiği ve sıradanlaştığı fotoğraf içinde giysili bir kadının, üzerindeki kıyafeti, o giysilere uygun aksesuarları, giysisindeki renkler ve kumaş kullanımıyla sergilediği zerafet hemen farkediliyor. Başını örtme ayrı bir konudur, ama giysi kullanmanın giderek terkedilmesinden mutlu değilim. Tek tip, basit ve sıradan bir giyinmenin salgın hastalık gibi yaygınlaşmasının estetik duygusuna ve duyarlılığına verdiği zararı herkesin görüyor olması icap eder.

Soru: Seçimde verdiğimiz oylardan ahirette ne derece sorumluyuz?

Cevap: Her davranışımız sorumluluk ve yükümlülük kapsamındadır. Oy vermek de bunun dışında değil kuşkusuz. Ama filan partiye oy vermenin cehenneme, falana oy vermenin cennete gitmeye vesile olacağı kestirmelerinin burada işi yoktur. Ameller niyetlere göredir. Niyeti yanlış olan Peygamber'in yanında savaşa gitmiş olsa bile cehennemi boylayabilir. Nitekim bunun örneği var. Hayber savaşında ölen bir sahabe için şehit olduğu söylendiğinde Peygamber buna itiraz etti ve çaldığı aba yüzünden cehennemde olduğunu söyledi. Oy vermede başka alanlardaki kriterler geçerlidir. Mesela İslam'a düşman birine oy vermek haramdır. İnsanlara zulmeden, adaletsiz birine oy vermek de öyle. Bu insanlardan oluşan bir partiye oy vermek de haramdır. Fakat iyi insanların bulunduğu, ama aralarına kötülerin de karıştığı partilerde kişinin niyetinin ne olduğu önemlidir. Milletin menfaati için ehven-i şer görüp o partiye oy verdiğinde bu amelinden sorumlu olmamayı ummalıdır. Her halükarda tevbe gerekir, çünkü durumları net biçimde göremeyebiliyoruz.

Bu haber toplam 1204 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur.