1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Liberal demokrasiye mecbur değiliz!
Liberal demokrasiye mecbur değiliz!

Liberal demokrasiye mecbur değiliz!

İki dünya savaşının politik sonucu olan “ortadoğu”da yaşanan halkların isyanı diktatörlüklerin simgelediği herşeyedir. Bir yandan diktatörlüğe, yolsuzluklara ve siyasi katılımın önündeki

A+A-

İki dünya savaşının politik sonucu olan “ortadoğu”da yaşanan halkların isyanı diktatörlüklerin simgelediği herşeyedir. Bir yandan diktatörlüğe, yolsuzluklara ve siyasi katılımın önündeki engellere, öte yandan bu diktatörleri halkların başına bela eden dış desteklere. Bu sebeple, Mısır'daki diktatörlüğü Mısır halkının ve kültürünün ürettiğini ima edip oraya kurtuluş reçetesi olarak batı tipi modernleşme, batı tipi liberal demokrasi ve küresel sisteme entegrasyon sunanlar ahlaksız ve yüzsüzdürler. Tunus'ta da, Mısır'da da diktatörleri yıllarca yerlerinde tutanlar batı tipi modernleşme ve liberal demokrasi dünyasının güçleri değil mi? Bu diktatörler bunca yıldır halkları demir yumrukla yönetirken buna hiç itirazı olmayanların bu halkları düştükleri kuyudan çıkartacak kahramanlar olarak selamlanma beklemesi, Irak'ı yerle bir eden Amerikan savaş makinesinin güllerle karşılanmayı beklemesi gibi bir şey.

1989'da sosyalist blokta yaşanan çözülme soğuk savaş sosyalizminin soğuk savaş kapitalizmine karşı kaybetmesiydi. 2000'lerdeki renkli devrimler ise neoliberal küresel kapitalizminin soğuk savaş kapitalizmini tasfiyesiydi. Neoliberal küresel kapitalizm, tüccar siyaset ekseninde geliştiği için; çıkar, nüfuz ve hegemoni dışında hiçbir değere inanmadı. Diktatörlüklere tahammülü de ahlaki ve ilkesel kısıtları olmamasındandı. Şimdilerde Ortadoğu'da yaşanan isyan, adı öyle konmasa da aslında küresel kapitalizmin sonucuna isyan gibi gözüküyor. Batılı güçlerin bu isyanlara sıcak bakıyor izlenimi bırakması ise, soğuk savaş kapitalizmini tasfiye eden küresel kapitalizmin eski yönetimlere ihtiyacının kalmamasından.

Protestocular ne istemediklerini söylüyorlar, ama yerine ne konacağı belli değil. Öncelikli ihtiyaç olan, iktidarın seçimle gelip seçimle gitmesi fikri gereğinden fazla abartılıyor. Bu en basit ve kolay olanı. Asıl önemli olan, ayaklanmanın küresel kapitalizme teslim olup olmayacağıdır.

Ortadoğu'nun doğu blokundaki çözülmeye hegemonların itirazı yoktur. İtiraz bu çözülmeden sonra buraların alternatif Ortadoğu'ya transfer olmasınadır. Onların “İran olmak”tan kasdettiği de tam olarak küresel sisteme entegre olmaya ayak diremektir. Bu ülkelerin yeni dönemde de yeni sömürgeciliğin liberal demokrasi ideolojisine boyun eğerek batı tipi modernleşmeyle yaşam biçimini değiştirmesini umuyorlar. Bunu ya gönüllü yapacaklar, ya da Afganistan ve Irak gibi örneklere bakıp Stalinist yöntemle demokrasi ihracına rıza gösterecekler. Bu saldırganlığa direnmeye kalktıklarında klişe suçlama onları bekliyor olacak: İranlaşmak! İlginçtir, diktatörler de giderayak isyanları böyle niteleyerek ayakta kalmaya çalıştılar. En son Kazzafi bunu dile getirdi. İsyancıların ülkeyi İslam devleti yapmak istediklerini söyledi. Aynı cümle içinde hem dış güçlere ses yükseltip, hem de onlara kendi halkını “şeriatçılık” suçlamasıyla ihbar etmek tam da bir diktatörün çaresizliğine yakışır bir şey.

Yeni durum, toplumsal gerçekliğin normalleşeceği yeni bir model olacak gibi gözüküyor. Lübnan ve Malezya örneği bu bakımdan dikkat çekicidir. İran'da bir tür Talibanizmin varabileceği azami noktayı temsil eden Ahmedinejad rejiminin hiçbir şekilde İslam dünyasında benimsenmediği görülüyor. İranlı muhalif lider Mir Hüseyin Musevi'nin ifadesiyle söylersek, zalimlerin istibdadından kurtulup salihlerin istibdadına yuvarlanmaya kimse istekli olmayacaktır.

Elbette ki bütün ülkelerin kendine özgü şartları ve nitelikleri var. Dolayısıyla isyanlar da devrime dönüştüklerinde bu kendine özgü durumlar çerçevesinde kendi yerel inşalarını gerçekleştirecekler.

Mısır, İslam'a medeni hukukta yer veren bir laik diktatörlüktü. Tunus, kamusal hayat bir yana, bireysel hayatta da İslam'ın kökünü kazımaya dönük bir rejim uyguluyan laik diktatörlüktü. Libya'da İslam'ın reformist Kazzafi yorumunun egemenliğine dayalı bir diktatörlük var. Türkiye, İslam'ı kamusal hayatta yasaklayan, bireysel ve toplumsal hayatta da kısıtlayan bir laikliğin sahibi. Bu farklılıklar Müslüman memleketlerin topyekün aynı modelle kendilerine gelecek kuramayacaklarını gösteriyor.

İran ve Libya'da teoride çok güzel ama pratiğiyle o güzelim teoriyi berbat eden yönetimler işbaşında. Libya'da, diğer isyanlardan farklı olarak “liberal demokrasi” bayrağının taşınmaması, bu ülkedeki doğrudan demokrasi ve sosyalizm deneyimiyle alakalıdır. Şematik olarak da olsa Libyalıların elinde liberal demokrasinin temsili demokrasisini, yani iktidar tekelleşmesini aşma imkanı sunan bir model var ve devrim başarıya ulaşırsa liberal demokrasiyi aşmanın ilginç  örneğini bize gösterebilirler.

İran'da da liberal demokrasinin tek yöntem olmadığını görmemizi sağlayan bir “dinî demokrasi” var. İran'da halk dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimi, cumhurbaşkanlığı süresinin yarısında olmak üzere dört yılda bir yasama meclisi seçimi yapıyor. Bu seçimlerin arasında şehir meclisleri seçimi yapılıyor. Bu kadar çok seçim yapmanın siyasal katılım bakımından anlamını bizim gibi sadece dört yılda bir sandığa giden bir toplum anlamakta zorlanabilir. Kabinenin meclis dışından oluşturulması, bakanların tek tek güven oylamasına tabi tutulması, seçimlerde barajsız dar bölge sisteminin uygulanması da İran'da işleyen sistemin bizden epey ileri olduğunu gösteriyor. Fakat bütün bu ileri uygulamalar, mesela sokakta kadının başı açık gezmesinin yasaklanmasıyla berhava edilebiliyor. Muhalif düşüncenin acımasızca bastırılması gibi örnekler de İran'ı bir anda gözümüzde baskı adası haline getiriyor. Bu yüzden, İslam devriminin öncü kadrosu tarafından başlatılan Yeşil Hareket, diğer isyanlardan farklı olarak çok ileri özellikler taşıyor. Muhalif hareketin önderleri İslam devriminin lider kadrosu. Humeyni ailesi muhalif hareketin destekçisi. Hareket büyük ulemadan (taklit merceleri) önemli isimler tarafından himaye ediliyor. Muhalif politikacılar, aydınlar, düşünürler var. Güçlü bir muhalif söylem, sanat, edebiyat, siyaset ve felsefe dipdiri ayakta.

Libya ve İran örnekleri, Müslüman ahalinin değişim için tek imkanının liberal demokrasi olmadığının kanıtlarıdır. Değişmek için batı tipi modernleşmeye boyun eğmek zorunda değiliz. Kendi modernitemizi yaratabiliriz. Bin yıllık entelektüel birikimle çok ilginç deneyimler ortaya koyabiliriz. Batıya felsefe öğretmiş bir düşünce tarihinin mirasçıları, daha test sürüşünü tamamlamamış kapitalist liberal demokrasiye mecbur değiller. Milli iradenin sandıkla tecellisinden ibaret bir yetinme duygusuyla neden temsilî yöntemi bu kadar gözümüzde büyütelim? Neden sermaye ve iktidar tekelini dayatan siyasi modellere mecbur olalım? Sermaye ve iktidar tekelini halka son kırıntısına kadar infak etmemizin yolunu gösterecek bir ufka sahibiz. Bunu geliştirebilir, bugüne taşıyacak felsefi açılımları ortaya koyabiliriz. Düşünceyi liberal demokrasiyle dondurmaya çabalayanların alternatif her arayışa tepki göstermesi kuşku vericidir. Liberal aydınlanmacılar ve batıcılar, Batı'nın "ortadoğu"ya yeni garpzedeler armağan etmesinden nasıl heyecan duyuyor, muhalif sivrilmeden ise nasıl huzursuz!

Türkiye'nin model olması, isyanların küresel kapitalizme râm edilmesi anlamına gelmemelidir. Mısır halkını bu hale getiren Mübarek'ten kurtuluş kapitalist demokraside mi? İslamcısının da solcusunun da fit olduğu düzey bu mu?

Başbakan Erdoğan'ın hep tekrarladığı ifadeyle, biz büyük bir medeniyetin mensubuysak yaşı yüz yılı bulmayan liberal demokrasiyi kurtarıcı gibi görmenin manası nedir? Medeniyeti İslam kuracak ama test sürüşünü tamamlamamış liberal demokrasi dümene geçip İslam'ı arka koltuğa atacak, liberallerin güdümündeki muhafazakarlık buna razı görünüyor ama Erdoğan'ın temsil ettiği siyasi dinamizm buna isyan etmelidir!

Dolayısıyla bu bahiste Başbakan Erdoğan'a verilen konuşma metinlerinde yazılanların tümü yanlıştır! Evrensel değerler, evrensel demokrasi gibi klişelerin içi boştur, anlamsızdır. Evrensel değer adı verilen şeyler, Batılı kapitalist liberal demokrasinin değerleridir. Bize hiç uymaz, bizi hiç ifade etmez!

Ortadoğu'da ve Kuzey Afrika'da rejimlerin değişmesi Türkiye'nin beklentilerine uygundur, fakat buradaki sorun, Türkiye'nin batı sistemi içinde, NATO düzeneği çerçevesinde hareket ediyor olmasıdır. NATO sistemine girmeyecekleri belli olan bölge ülkelerinin yeni rejimleriyle Türkiye'nin yakınlaşmasının ancak politik şizofreniyle mümkün olabileceğini tespit etmek kehanet sayılmaz. Bu kimlik yarılması nedeniyle Türkiye iki cami arasında bînamaz kalabilir. İktidarın hiç yüzleşmediği soru şudur: Batının taleplerini bölge ülkelerine aktaran taşıyıcı oyuncu olma rolünde iftihar duyulacak ne var? Türkiye'nin bölge ülkelerine pazarladığı tek ürün, batılılar nezdinde akredite olması ve bu ülkeler adına onlarla görüşebileceği vaadi midir? Bu, önemli bir rol değildir. Yapıcı hiç değildir. Yaratıcı asla değildir. Bu rolle yetinen Türkiye'nin kuşatıcı rol oynaması da mümkün değildir, iddia sahibi olması da.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur.