Kocaeli 17°C- 24 Eki, 2014-
 
24 06 12, 00:00 TSİ
24 Haziran 2012, 00:00 TSİ
yazarın sayfasına git
Cem ŞAKOĞLU

Boş bir sayfaya yazı yazmak...

Boş bir sayfaya yazıyorum şu an. Bu boş sayfayı diyorum o sekiz çocuğun annesine verseniz size destanlar yazarlardı. Ben ise şimdi onların arkasından yazacak bir dolu şey varken, yazacaklarımın ne kadar cılız kalacağını düşünerek kahroluyorum. Çünkü biliyorum ki yazacağım her kelime yetersiz kalacak. Çünkü biliyorum ki yazacağım her harf okuyup anlamasını bilmeyen insanlar için boş ve lafta kalacak. Bu güne kadar olduğu gibi.

Bu kaçıncı şehit yazım bilmiyorum. 8-12-24 bir dolu Türk genci için bir dolu yazı yazdım. Yazdım ama yazdığım yazılar bile kağıtta durmadı, aktı gitti. Tabi bu sayılar bize aktarılan sayılar. Gerçekleri, gerçek rakamları bilmiyoruz hiç birimiz. Bir bakıyorsunuz 20 küsur vatan evladının şehit edildiği terör saldırısı sonrası çıkıp birileri 'Onları acımızla sevindirmemek için tören yapmayacağız' diyor, bir bakıyorsunuz bir müddet sonra 8 vatan evladı için tören düzenliyoruz. Kafalarda bir dünya soru işareti. Gerçekleri saklıyoruz.

Terör sözde bütün dünyanın karşı çıktığı bir olay. Sözde diyorum çünkü aslına bakarsanız kimsenin karşı çıktığı falan yok. Birileri insanların ölmesinden, yok olmasından para kazanıyor. Birileri bir yerlerden düğmeye basıyor, öbür tarafta bombalar patlıyor, savaş çıkıyor, terör hortluyor. Kardeş kardeşi vuruyor, aynı memleketin insanları çok özür diliyorum hepinizden son derece boktan sebeplerden dolayı birbirlerini vuruyor. Sonra siz buna bilmem neyin mücadelesi diyorsunuz. Bırakın Allah Aşkına.

Eskiden benim milletimin insanları, bilemiyorum belki başka yerlerde de böyleydi ama analar erkek evlat doğurmadıklarında üzülürler, erkek evlat doğduğunda düğün bayram yaparlardı. Şimdi düşünüyorum da hal böyle iken analar erkek evlat doğurdukları an itibariyle düşünmeye başlıyorlardır. Hatta kim bilir belki de babalar artık oğulları olduğunda üzülüyorlardır. Askerlik, Güney Doğu, Terör, Şehit bir dolu karanlık rüya.

Evladı askerlik yaşına geldiğinde her ana baba onu büyük bir gururla yollar birliğine. Vatan kutsaldır bizde. Toprak kutsaldır. Vatan borcu namus borcudur. Hemen hepiniz bilirsiniz Kınalı Ali'nin hikayesini. Analar bizde askere yolladıkları evlatlarının avucuna kına yakarlar Vatanına Kurban Olsun diye. Yazarken bile boğazım düğüm düğüm. Siz bir de o anaları, o babaları düşünün.

Evladını terörün göbeğine yollayan ana babaların ömürleri kısalır. Telefon başında nöbet tutarlar. Eğer sizin evladınız terör bölgesinde askerlik yapmadıysa inanın siz hiç doğru dürüst seyretmemişsinizdir televizyonda haberleri. Nefes almadan seyrederler. Siz hiç haberler bittikten sonra 'Allahım sana sonsuz şükürler olsun' diye dua ettiniz mi? Etmediyseniz bu gün yaşanan durumu tam olarak anlayamazsınız. Algılayamazsınız bile. Sadece benim yaptığım gibi varsayımlar üzerine hareket edersiniz.

19 yaşındaydım babam rahmetli olduğunda. Yıllar sonra bir gün Cemal Süreyya'nın bir şiiriyle karşılaştım. Şöyle diyordu şair ;

Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü kör oldum

Yıkadılar aldılar götürdüler

Babamdan ummazdım bunu kör oldum

Evet dedim işte budur. Babası ölmeyen anlamaz benim yaşadıklarımı. Şimdi aynı şey o ana babalar için geçerli. Sizin hiç evladınız şehit oldu mu? Olmadıysa boşuna ahkam kesmeyin. Üzülüyormuş gibi yapmayın. Tüh tüh, vah vah demekle, iki gözyaşı dökmekle, sonra çıkıp sokakta yüz kişi, bin kişi yürümeyle bak ben de çok üzüldüm zannetmeyin. Üzülemezsiniz onlar gibi. Benim gibi boş boş yazarsınız sadece aklınızdan geçen bin tane laneti.

Boş bir sayfayı o sekiz çocuğun anasının gözyaşı ile ıslatsanız, sonra sıksanız kağıdı var gücünüzle boğulursunuz. Memleket boğulur. Yıllar geçer üzerinden ama o evlat o yürekte hep nöbetçi kalır. Vatan nöbeti gibi bitmek bilmez bir türlü.

Bu memlekette yaşayan, ekmeğini yiyen, suyunu içen, havasını soluyan herkes şapkasını önüne koymalı. Ben ne yapabilirim diye sormalı kendisine. Ya benim evladım olsaydı diye kendisini o şehit anasının yerine koymalı. Yapamaz ya, yine de denemeli bir kerecik de olsa. Bir soru sormalı kendisine acaba bu işte benim hiç kabahatim var mı diye. Derin derin düşünmeli. Siyaset yapmadan düşünmeli. Nelere gözünü kapattığını, neleri görmezden geldiğini, nelere aman canım bana ne, memleketi ben mi kurtaracağım dediğini bir düşünmeli. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diye kimleri ağa, paşa yaptığına bir bakmalı. Siyasi adı, Ahmet, Mehmet, Hüseyin hiç önemli değil, bu gün ki ya da geçmiş zamandaki oy verdiği, hesap sormadığı, arkasını aramadığı, sustuğu, şimdi artık vakit geçtiği için konuşamadığı şeyleri bir düşünsün. Hepimizin bir parça katkısı var bu gün ki fotoğrafta. Birkaç gün önce Şehit olan o evlatların emin olun hakkı var hepimizin üzerinde. Şimdi hissedin onların ağırlıklarını sırtınızda.

Hep okuruz gazetelerde, kimisi birkaç gün sonra evlenecekti, kimisi birkaç gün sonra terhis olup anasının, babasının yanına dönecekti, kimisi doğan bebeğini görecekti, kimisi döndüğünde baba olup evladına askerlik anılarını anlatacaktı. Ama hiç birisi yapamadı. Artık yapamayacaklar da.

Biliyorum ağır ve acı bir yazı oldu. Acı tortu yaptı yüreğimizde çünkü. Gözyaşları ile sulandığında kabardı birden ama gerçek bu.

Plajdan cep telefonu ile Twiter'a şehit mesajları atma ile olmuyor bu işler. Önünde bilgisayar Facebook'a ahkam kesmekle çözülmüyor. Gazete manşetlerine şehitlerin boy boy fotoğraflarını taşımakla, bu satırlarda onlar üzerinden prim yapmaya çalışmakla halledilmiyor işte. Olmuyor, olmuyor, olmuyor.

Ben bu işi nasıl çözeceğimi bilsem bu ülkenin Başbakanı olurdum. Ama değilim. Şayet bu ülkenin bir Başbakanı, bir Cumhurbaşkanı varsa bu onların işi. Daha ileri gidiyorum, bu onların namusu. Çünkü bu iş her şehit sonrasında helikopterlerin bölgeyi bombalamasıyla, üç bin, beş bin kişilik operasyonlarda intikam peşinde koşmakla, şehit cenazelerinde boy göstermekle çözülmüyor. Çözülmedi işte görüyoruz.

Terörü mecliste diyalogla çözeriz dediniz. Hiç içimize sindiremesek bile neredeyse o terör örgütünü kendi orduları gibi gören insanları aldınız meclise. Ne düzeldi sizce? Eyvallah hiçbir şey sihirli değnekle çözülmüyor öyle pat diye. Ama ben ortada atılmış bir tane bile adım göremiyorum. İyi niyet, bir noktada buluşma göremiyorum.

İsrail'in, Rusya'nın, hatta Amerika'nın yeri geldiğinde güya çaktırmadan ve güya bizim haberimiz olmadan terör örgütünü desteklediğini hepimiz biliyoruz. Ama biz son derece güçlü, son derece tecrübeli, son derece profesyonel askerlerimiz, polislerimiz varken maalesef terör örgütünün karşısına hala 20 yaşında gencecik çocuklarımızı koymaktan vazgeçmiyoruz. Yani o dış güçlerin terör örgütüne verdiği desteği biz kendi vatan evlatlarımıza veremiyoruz. Neden ve kimden korkuyoruz?

Boş bir sayfaya o sekiz çocuk için yazacak tek şey 'Allah size Rahmet, ana babalarınıza sabır versin' oluyor. Açıp ellerimi yaratanıma 'Allahım sonsuz Rahmetinle Şehitlik mertebesine ulaştırdığın bu evlatların ana babalarına sabırlar ihsan eyle Ya Rabbim' demekten başka maalesef hiçbir şey yapamıyorum. Bu da beni inanılmaz derecede üzüyor ve çaresiz hissettiriyor.

Bu yazıya sinirlenip 'Sıkıyorsa hadi git sen çöz' diyenler olabilir belki. Seve seve giderim. Benim gibi binler, on binler seve seve giderler. Ben de ölürüm belki ama unutmayın bu milletin ataları birbirine on metrelik mevzilerde, siperlerde Allah Allah nidalarıyla kurşuna göğsünü siper ederek ve kesinlikle öleceğini bile bile kurtardı bu memleketi hayin işgalcilerden. Bu millet şimdi o yürekliliği gösterecek lideri arıyor içten içten. Bunu kim yapabilirse, kim çözebilirse, halkını kim uyandırabilir, arkasına alabilir ve uyandırabilirse bu millet o insan için ölür. Ben de dahil. Siyasi görüşü, partisi, ismi her kim, her ne olursa olsun abartısız ölür.

Bu millet şimdi uyuyor. Uyutuluyor hatta. Televizyonlarda, gazetelerde, siyasette, ekonomide, ahlakta, örf ananede, dinde, sevgide, saygıda uyutuluyor. Değiştiriliyor alttan alttan. Genleriyle oynanıyor. Başka bir nesil yetiştiriliyor çaktırmadan. Çok da çaktırmadan değil ya neyse. Gözü olan, bakabilen, görebilen, görmek isteyen çok net görüyor. Bir millet uyanıyor senaryosunun tekrarını bekliyor şimdi herkes. En azından benim gibi düşünen ve artık neredeyse kelaynak kuşları kadar kalan insanlar bekliyor. Bir işaret bekliyor, bir çırpınış, silkeleniş, derin ölüm uykusundan uyandıracak bir kişiyi bekliyor.

Çok uzattım demek istemiyorum. Avaz avaz yazmak istiyorum. Bangır bangır bağırmak istiyorum içimdekileri. Gidip o analara sımsıkı sarılıp 'Ana beni say evladın olarak' demek istiyorum ama ne haddime.

Boş bir sayfaya boş yazılar yazıyorum balkonda. Aydınlık hava karardı. Akşam indi bizim mahalleye. Anam, şehidim hakkını helal et üzerinden yazdığım yazı için. Çektiğin acının tohumu bile olamam ama benim de içim acıyor inan. Sen evladını toprağa koyup, üzerini kapattın ya, bu dünya da şu an senden daha kuvvetli hiç kimse yok. Ama unutma bu dünyanın üstü varsa altı da var inan.

İNSAN İNANDIĞINA DENKTİR

`Bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar.`

Dr. David J. Schwartz

Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. Birkaçını toplayıp30 cmyüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama Vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler.

Artık hepsinin30 cmzıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte,30 cmzıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.

Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı `hayat dersi`ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm`den fazla zıplanamaz inancı) varlığını sürdürmektedir.

Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir.

Bu pirelerin yaşadıklarına `cam tavan sendromu`(Öğrenilmiş Çaresizlik)denir.

Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır.

Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir.

İnsan inandığına denktir. Yapabileceğini düşündüğü kadardır.

DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ

Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir dostum olan fırıncı,

"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi. "İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."

Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgâhına yaklaşarak,

 "Ekmeklerimi alayım," dedi. "Benim ikizler acıkmıştır."

Fırıncı, adamın kendisine uzattığı torbayı alarak tezgâhın altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.

Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş, tezgâhın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu. Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..

"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."

"Kim bu adam?" diye sordum.

"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."

Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.

"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgâhın altına koydu.

"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana bugün pasta gibi ekmek vereceğim."

Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı göğsüne bastırırken "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.

"Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"

Bu hikayeden çıkarılacak ders, siz iyilik yapmaya karar verin, o doğru noktayı bulacaktır….

ARTIK ÇİÇEK EKİYORUM...

Ne güzel söylemiş büyük ozan Aşık Veysel, 'Dost dost diye nicesine sarıldım. Benim sadık yârim kara topraktır' diye. Kıyas kabul etmeyecek kadar doğru bir bakış açısı aslına bakarsanız. Belki üzücü ama kesinlikle doğru. Etrafınızda yaşayan insanlara, etrafınızda yaşanan olaylara bir bakın. Şayet sizde benim düşünce yapımda bir insansanız, bir müddet sonra kendinizi yaşadığınız ortama yabancı hissetmeye başlayacaksınız. Ben böyle büyümedim, ben böyle öğrenmedim, böyle yaşamadım demeye başladığınızı görecek ve benim gibi rahatsız olmaya başlayacaksınız.

Düzenbazlıklar, sahtekarlıklar, kaypaklıklar, üçkağıtlar, üçkağıtçılar, bir sömürü düzeni, tüketimin tam göbeğine itilmiş ve bunu benimsemiş bir toplum, göz alabildiğine bencillik, sınırı olmayan bir cinsel açlık. Söz verip de tutmayanlar yazacaktım bunların başına ama bunları yazınca çok hafif ve masumane kaldı.

Bize böyle öğretilmedi bu kurallar. Söz senettir denilen lafı biz babalarımızdan öğrendik. Dansözlük etmemeyi, her yeni rüzgara kıvırmamayı 'ekmeğine tuz bas ye ama ideallerini yeme' nasihatleri ile bertaraf ettik. Ama şimdi yabancı kaldık her şeye. Düzene, sisteme, akışa, yönetime her şeye.

İnsanlar gözlerinizin içine baka baka yalan söylüyor. Hem de her seferinde yeni bir tane söylüyor ve neredeyse hemen herkes el çırpıyor. 'Bravo ne güzel sallıyorsun' diye. Salladığını biliyorlar, verdiği sözü tutmayacağını, tutamayacağını biliyorlar ama niyeyse herkes tamam deyip devam ediyor. Ben edemiyorum. Ne verdiğim sözden dönüyorum, ne de verilen sözlerin tutulmamasına tahammül edebiliyorum.

Namussuzluklara, ahlaksızlıklara, göz göre göre ve göz önünde her şey normalmiş gibi yapılanlara dayanamıyorum. Gözünün önünde bin takla atıp, sonra dünyanın en namuslu adamı gibi hayatlarını sürdürenlere ben anlam veremiyorum. İnsanlar nasıl prim veriyorlar onları hiç anlayamıyorum.

Mesajım bir yerlere falan değil. Kimse öyle algılamasın. Bu dünya ben ve benim gibi düşünüp hissedenlerin yaşayacağı bir yer olmaktan git gide uzaklaşıyor. Siyasette bir yerlere gelmek adına yalancı çobanlar dolaşıyor aramızda. Bu yeni bir şey değil, yıllardır dolaşıyor. Ağız dolusu vaat ve ağız dolusu yalan. Elaleme verir talkını, kendisi yutar salkımı misali bir hayat. Şaka gibi. Ama bütün millet şak şak el çırparak koşa koşa peşlerinde. Bu nasıl bir hayat.

Ben şu an çiçek ekiyorum. Balaban'daki evimin balkonumun önüne ve içine iki üç kök pembe domates, iki kök cheri domates iki üç kök Kandıra biberi, üç torba çilek ektim. Bir dolu nanem var. Güllerim, sardunyalarım, horozibiklerim, akşamsefalarım, ortancalarım var. Sabah akşam suluyorum, etrafındaki otlarını yoluyorum. İlgileniyorum onlarla. Onlarla ilgili yeni bilgiler öğreniyorum, okuyorum ve uygulamaya çalışıyorum. Farkındalar onlara olan ilgimin. Önce filiz verdiler, sonra çiçek açtılar, şimdi meyveye gidiyorlar. Biberler küçük parmağıma yaklaştı, domatesler baş parmağımın birinci boğumunda. Yapraklarını kokluyorum, toprak kokuyor, domates kokuyor. Ben kokuyorum aslında.

Ne veriyorsam, topraktan fazlasını geri alıyorum. Bakmazsanız çürüyor, kuruyor, ölüyor. İlgilenirseniz ilginizin karşılığını misli misli veriyor. Bizim gibi değil yani. Toprak bu özümüz o ama daha bunun farkına varamamış bir toplumda yaşıyoruz maalesef.

Şu aralar mutluyum hayatımda. Belki de ilk defa bunca ilgimin karşılığını alıyorum diye. Belki de ilk defa sömürülmüyorum diye, belki de ilk defa beni anlayan özümü yakaladım diye. Tavsiyem iki saksı bir şey alın ve ilgilenin çok mutlu olacaksınız. Yok yazının sonunda anladım ama ben sanıyorum artık emekli şemsiyesi kılıklı bir adama dönmeye başlamışım. Hadi hayırlısı..

GAZİ’NİN ANILARINDAN

Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rasladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.

 - Merhaba nine… Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;

 - Merhaba dedi.

 - Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle bir duralayıp,

 - Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi? Paşa gülümsedi.

 - Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı.

 - Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.

 - Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?

 - Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da.... Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı. Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.

 - Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti.

 - Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver.

Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek,

 - Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor. Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;

 - Tek ineğimi sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;

"Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine benim bütçemden üç inek verin armağanım olsun."

GÜNÜN ÖZÜ

Tenini besleyip geliştirmeye bakma, çünkü o toprağa verilecek

bir kurbandır. Sen gönlünü beslemeye bak.

avatar

Ben Misafir değil ev sahibiyim !

Yorumlar

  • 1

    Serseri73- Elhamdulillahir rabbil alemin errahmanirrahim maliki yevmiddin iyyake nabudu ve iyyake nestain ihdinas sıratal mustakim sıratallezine enamte aleyhim ğayril mağdubi aleyhim veladdalin amin.

    Yanıtla Beğen 02 Ağustos, 21:47

avatar

Ben Misafir değil ev sahibiyim !