"Tek parti" döneminin günümüzdeki versiyonları, bir mahalle komitesi militanı tavrıyla farklı önermelere, çözüm yollarına "istemezük" tavırları içinde karşı çıkmaktalar.
Çağımız "KÜRESELLEŞME ÇAĞI". Üstelik "küreselleşme" salt günümüzün dayattığı bir realite değil; hele SSCB'nin çöküşüyle göz dolduran bir
oluşum hiç değil; küreselleşme, insanlığın tarihi kadar eski... İlk kil tabletlerindeki kayıtlar, Mezopotamya'dan Asuri tüccarların Anadolu'ya katır kervanlarıyla kalay getirip buradaki bakırla
karıştırıp Tunç Medeniyeti'ni kurmalarını anlatan yazı ve metinlerle doludur. Yelkenliler Mısır'ın görkemli uygarlığını ışıltısını Akdeniz adalarına, Pelepones'e kadar taşıdı.
İnsanoğlunun kollektivist bir anlayışla, bir araya gelip iş ve hatta sanat üretmesi, dört bin yıllık bir realite.
Küreselleşmeyi 1789 Fransız Devrimi'nin yarattığı bir sosyal olgu saymak yanlış. Orada ortaya çıkan çağdaş demokrasi, gürültüsüzce İsviçre kantonlarında, Britanya adalarında, doğal olarak Yunan'da, Roma'daki oluşumların bir devamı...
"Küreselleşme" denilen olgu, ortak iş yapma ve iş üretmeyse, 1989'da Sovyet İmparatorluğu'nun çöküşüyle start almadı. Ayrıca Batı
Avrupalıların çok gürültüsünü yaptıkları gibi, onlara özgü bir "sosyal vakıa" değil.
Bazıları akan nehri sahiplenmeyi ve asalarını oynatarak nehrin istikametini kendilerinin tayin ettiğinin vehmi içindeler.
AB, tarihte olduğundan büyük görüyor kendini.
Sanki insanlık tarihi dört bin yıllık medeni macerasını Avrupa'yı
kurmak için yaşamış gibi yorumlar yapılıyor.
Biz ise 1839- 1960 tanzimat aralığından beri Avrupalı olmak için
çırpınıyoruz. AET'yle flörte başladığımız 1974'te bu işe "onlar ortak biz pazar" diye taş koymaya çalışanlar "AB'ye karşı çıkmak ihanettir" tezadını yaşamaktadırlar.
Oysa;
Hem bizim tutumumuz ve halimiz, hem de AB'nin kontra atakları, zaten her an alternatifleri üretmemizi zorunlu kılıyor.
Öncelikle şu gerçeğin altını hem kırmızı, hem de yeşil kalemle çizelim:
Gireceğimiz kıta yaşlıdır. Üretimi ve tüketimi günümüzde bile şüpheli bir mecraya girmektedir..
İşte, Yunanistan.
İşte, İtalya.
İşte, İspanya.
İşte, Fransa.
... Ve de muhtemelen İngiltere.
İkinci olarak,
Avrupalı toplumların kendini üretmesi hiç de öyle parlak göstergelerle izah edilecek gibi değil.
Avrupalılığı tartışılır Britanya Adaları'ndaki bir kaç parlak yüksek öğretim kurumu (Oxford Cambridge, Londra İmperial College gibi ve bazı burjuvaziye hitap eden sınıf liseleri) hariç kıtada, ortaöğretim ve yükseköğretim tam bir çöküntü ve küflenmenin eşiğinde.
Bizimkiler farkında değil ama Avrupa'da sokaktaki insanların feryadı yeri göğü inletmekte.
İşsizlik, ahlaki dejenerasyon, uyuşturucu vb. marazi durumlar...
Bu toplumlara gelen göçmenler gerçek bir bütünleşme-entegrasyon yaşamaktan ziyade "yedek proleterya" profili çizmekte.
Bu koşullarda Türkiye küreselleşmenin başat aktörlerinden biri olabilir. Nitekim, öyle bir otobana çıkmak üzereyiz.
Sorun, sosyo-psikolojik!
"Özgüven" meselesi.
Performansımızı, özgüvenimizle bütünleştirdiğimiz an, hiç kuşku yok, Türkiye "başat" bir ülkedir!




















Toplam yirmi yorumu onaylanan kullanıcılar güvenilir kullanıcı imzası alıp onay sırası beklemeden anlık tartışmalara katılabilirler.
Bir konuya iki dakika içerisinde sadece bir yorum yazabilir. Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayına verilmez.
Yorumlarınızdan ötürü doğabilecek hukuki sonuçlarından tarafımız sorumlu değildir. Yorum kuralı detayları için buraya bakınız.