1. HABERLER

  2. PERDE ARKASI

  3. Muhteşem gerilimin jeopolitik hülyaya dair çağrışımları
Muhteşem gerilimin jeopolitik hülyaya dair çağrışımları

Muhteşem gerilimin jeopolitik hülyaya dair çağrışımları

Show TV'de yayınlanmaya başlayan “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin, henüz fragman aşamasındayken Gülen Hareketi'nin medyasında muhafazakar toplumu ayaklandırmaya dönük olduğu izlenimi uyandıran

A+A-

Show TV'de yayınlanmaya başlayan “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin, henüz fragman aşamasındayken Gülen Hareketi'nin medyasında muhafazakar toplumu ayaklandırmaya dönük olduğu izlenimi uyandıran kampanya ile karşılaşması, görünenin gerisinde daha derin sebepler aramayı mecbur ediyor. İlk kez bir dizinin fragman aşamasında bu kadar sert tepkiyle karşılaştığını, tepkiyle yetinmeyip “eski Türkiye”nin medya yöntemlerinin aynen kullanıldığı bir tür psikolojik harekat başlatıldığını düşünmemizin önünde hiçbir engel yok.

Şu ana kadarki kısmında ne müstehcenlik, ne de Osmanlı sarayına hakaret gerekçesini doğrulayacak hiçbir kanıt olmamasına rağmen, üstelik müstehcenlik konusunda bayrağı yere düşürmeyen nice dizi yayındayken sadece “Muhteşem Yüzyıl”a gösterilen böylesine sert tepkinin anlaşılabilir bir izahı olmalıdır. Gerçek sebep açıklanmadığı sürece işin içyüzünü kuşkusuz bilemeyiz, ama hem filmin yükselen simgesel anlamını, hem de verilen tepkinin dozunu muhafazakar iktidar günlerinde dışpolitikanın jeopolitikası üzerinden açıklamayı deneyebiliriz.

Muhafazakar iktidarın dışpolitika mimarisi, Türkiye'nin, çevresindeki “stratejik derinlik” ülkeleriyle jeopolitikanın kaçınılmazlıkları doğrultusunda temas ve ilişki kurmasını gerektiriyor. Çünkü “stratejik derinlik”, ödünç aldığı askeri terminoloji itibariyle geri çekilme hattında Türkiye'yi koruyup kollama işleviyle görevlendirilecek korunak alanları oluşturma esasına dayanır. Muhafazakar iktidarın “komşularla sıfır sorun” politikası, ilk bakışta bu işlevin güvenlik sektörüyle ilgili görünüyor ve bu yolla hem TSK'ya duyulan ihtiyacı azaltarak ordunun siyasetteki ağırlığını hafifletmeyi, hem de savunma giderlerini yatırıma kaydırarak özellikle iktidara sâdık sivil toplumun mali yapısını güçlendirmeyi amaçlıyorsa da esas itibariyle “stratejik derinlik”in altyapısıyla ilgilidir. Türkiye'nin kendisini eksene oturtup stratejik derinliğin ülkelerini bir tür uydu yapabilmesi için gerekli kültürel, siyasi, toplumsal ve ekonomik nüfuzun gerçekleştirilebilmesinin vazgeçilmez şartı, çevre ülkelerle sorunların sıfıra indirilmesidir. Bu dışpolitika metodolojisinin taşıyıcı kolonu olan jeopolitikanın, komşularla sıfır sorun imkanıyla yetinmeyeceğini, bu akıllı sistemin kendini geliştirme kapasitesi nedeniyle nüfuz ve hegemoni taşkınlığının mutlaka kendini dayatacağını söyleyebiliriz.

Bu açıdan bakıldığında muhafazakar iktidarın dışpolitika mimarisinin tarihsel referansının aslında Sultan Selim olduğunu iddia edebiliriz. Sultan Selim, İslam birliğini sağlayan Osmanlı padişahı olarak ün yapmıştır ama kendisine ün kazandıran sözkonusu birliği fetih seferleri ve savaşlarla temin ettiği nedense dikkatler kaçar. İslam topraklarına fetih seferi düzenlenmesindeki teorik ve fıkhi sorun gözardı edilerek taltif edilen Sultan Selim, bu yüzden bir açıdan da İslam ülkelerine hegemonik yayılmacılığın simgelerinden sayılmalıdır. Bir yandan Şii Safevi devletine doğru Sünni Osmanlı egemenliğini yayması, öte yandan kutsal emanetleri imparatorluk merkezine getirerek Müslümanların halifeliği makamını Osmanlıya taşıması gibi nedenler Sultan Selim'e muhafazakar toplumun bilincinde ve bilinçaltında sarsılmaz bir yere oturtuyor. Stratejik derinlik fikrinin hegemonik emelleri her ne kadar muhafazakar iktidarın dışpolitika mimarları tarafından reddedilse de Türkiye'nin eksende olduğu “merkez ülke” fikri, ister istemez bu merkezin, onun çevresindeki ülkeler üzerinde hegemonik etkisine ihtiyaç duyuracaktır. Sultan Selim'in bu arayışta sunacağı derin kapasite ortadadır.

Gülen Hareketi'nin özellikle İran karşıtı tutumuyla Sultan Selim referansına yaptığı göndermeler aynı güçte muhafazakar iktidarın dışpolitika aklı tarafından tekrarlanmıyorsa da, muhafazakar toplumda İslam ülkelerine doğru yayılmanın neresinde yanlışlık bulunduğu düşüncesi Osmanlı tarihinin sayfalarına bakılarak meşrulaştırılıyor olmalıdır.

“Muhteşem Yüzyıl” dizisinin, muhafazakar toplumdaki bu bilinç durumunun kendini geliştirmeye çalıştığı bir sırada ortaya çıkması esas itibariyle Osmanlı tarihinden mülhem referans sisteminde karışıklığa yolaçma potansiyeli bakımından sorun oluşturmaktadır. Sultan Selim yerine Sultan Süleyman'ın öne çıkması, üstelik de dizinin birinci bölümünde Sultan Süleyman'a “Şah İsmail değil, Şarlken”in hedef olduğunun söyletilmesi Gülen Hareketi'nin küresel dolayımlardan süzülerek getirilen orta ve uzak vadenin stratejisiyle taban tabana zıttır.

Gülen hareketinin bu diziye karşı bu kadar sert kampanya açmasının Osmanlıya olan muhabbetten olamayacağını düşünenler bu yüzden başka sebep arayışına çıktıklarında muhtemelen yukarıda kısaca tasvir ettiğimiz fotoğrafla karşılaşacaklardır. Hiç kuşku yok diziye karşı başlatılan kampanyada asıl meselenin Sultan Selim yerine Sultan Süleyman referansının geçmesi, bu yüzden de İslam ülkelerine hegemonik yayılma yerine Batıya yönelik sertleşme hissiyatının güçlenebileceği söylenemeyeceğinden, “ecdada hakaret” gibi çok daha kışkırtıcı popüler slogan istihdam edildi. Diziye karşı yürütülen kampanyanın Ergenekon ve Balyoz davalarında harareti hiç düşürülmeyen kampanyalarla karşılaştırılacak boyutta olması ise Sultan Selim referansının stratejik önemine dair söylediklerimizin hafif bile kalabileceğini ikaz edebilir.

“Muhteşem Yüzyıl” dizisinin toplumsal duyarlılıkta Sultan Selim'i değil, Sultan Süleyman'ı özendirmesiyle Kanuni dönemi temsiliyet kazanırsa buradan Türkiye ile Batı'nın stratejik karşılaşmasına ilişkin epeyce güncel sonuç üreyecektir. Acaba Gülen Hareketi, tüm medya gücüyle harekete geçerek ve muhafazakar toplumu ve onun iktidarını da harekete geçirerek bu gelişmeyi başlangıç noktasında mı boğmaya çalışıyor?

Acaba sorun,  Sultan Süleyman'ın Müslüman dünya ile değil Batı ile savaşma stratejisini benimsemiş olması mıdır?

Sultan Selim'in kendi tarihselliği içinde yorumlanabilecek olmakla birlikte bugünün küresel iradesinin emellerine pek uygun düşen hegemoni stratejisine karşılık, Sultan Süleyman'dan mülhem dışpolitika hassasiyeti küresel iradenin emellerine cephe almayı gerektirebilir. Toplumsal duyarlılığı bu yönde gelişmesinin küresel egemenler nezdinde pek makbul bulunmayacağını kestirmek güç değildir.

Sultan Selim mi, yoksa Sultan Süleyman mı tartışmasının başlamasıyla Batı'nın Türkiye üzerindeki hesapları bahsinde toplumsal katmanlarda hararetini koruyan karşıtlığın sadece dışpolitika alanında değil, iç siyasette de Sultan Süleyman'ınki gibi bir Batıya meydan okuyuş beklentisini teşvik edebileceğini, modernleşme politikalarını Batılılara onaylatmış muhafazakar iktidarın da bu dalganın karşısında durmak istemeyebileceği, Batı sistemi içinde hareket etmeyi kendi istiballeri için önemli bulan kimi muhafazakar odakları ürkütmüş olabilir.

Hulasa, müstehcenlik içerdiği ve tarihsel gerçeklere aykırı olduğu gerekçesiyle “Muhteşem Yüzyıl” dizisine karşı henüz fragman aşamasındayken başlatılan kampanyanın “ecdada hakaret ediliyor” iddiası hiç inandırıcı değildir. Bu kadar büyük bir kampanyanın daha anlaşılır ve ikna edici bir sebebi olmalıdır.

O sebep sakın yukarıda izah ettiğimiz türden bir sebep olmasın!

Bu haber toplam 811 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.