1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Mülkiyetseverliğin psiko-politiği
Mülkiyetseverliğin psiko-politiği

Mülkiyetseverliğin psiko-politiği

Canalıcı soru şudur: Mülk(iyet) karşıtı olmak belki maldan eder ama dinden etmezken neden dindar bir zihin cansiperane mülk(iyet) savunması yapar? Yahut bu satırların sahibi, neden kendisini

A+A-

Canalıcı soru şudur: Mülk(iyet) karşıtı olmak belki maldan eder ama dinden etmezken neden dindar bir zihin cansiperane mülk(iyet) savunması yapar? Yahut bu satırların sahibi, neden kendisini bireye hasredilmiş ve kutsallaştırılmış mülk(iyet) fikrinin savunması tarafında değil de, aksine halka hasredilmiş ve dince tasfiyesi amaçlanmış mülk(iyet) reddiyesi tarafında hissediyor, ama öteki dindar zihin, aksine mülk(iyet) severlik etrafında döneduran tutkunun esiri olabiliyor?

Neden insanlığın onur sayfaları ve haysiyetli birikimi, hüküm(ranlık) ve mülk(iyet) bahsinde gücü dağıtma, halk arasında paylaştırma ve katılımı arttırmanın yüksek fikirleri, edebiyatı ve heyecan verici örneklerıyle dolup taşmaz da paylaşma ve kollektif mülkiyet marjinal muamelesi görür?

Öyle görünüyor ki mülk(iyet) meselesi, bir hukuk, fıkıh ve siyaset tartışması olmaktan önce psiko-politik tartışma olarak yapılmalı, herşeyden önce mülkiyetseverliğin ruhiyyatı tahlil edilmelidir.

Hakkaniyetin teknesinde arınıp pâklanmış bir vicdanla Kur'an'ı okuyan, Peygamberimizin (sav) hayatını inceleyen, büyük ulema ve sufilerin hayat hikayelerini mütalaa eden bir göz, hüküm(ranlık) ve mülk(iyet) bahsinde tartışmasız Allah'a aidiyet ilkesi bulacaktır. Bu durumda kulların boynundaki borç ise bir şekilde ellerine geçmiş hüküm(ranlık) ve mülk(iyet) birikimini son kırıntısına kadar Allah'ın kullarına infak etmektir. Ana akım İslam siyaset ve hukuk teorisinin bu ilke etrafında oluşmaması herhalde dinin, Peygamber'in, diğer ulemanın ve sufilerin kusuru olmasa gerektir. Siyasette hüküm(ranlık), ekonomi-politikte mülk(iyet) tekelini teorileştirmiş saltanat/saray ulemasının fıkhını da kabul etmek zorunda değiliz.

“Hüküm(ranlık) Allah'a aittir” dendiğinde bunu, “insan yapımı beşeri kanunlar yerine Allah'ın kanunlarının uygulanması” tanımı içine sıkıştıran algı çarpıklığının, hüküm(ranlık) tekelinin Allah'a ait olmasından saltanat, sultanlık, totaliterlik ve otoriterlik çıkarmasına şaşılabilir mi? Çünkü bu bakışa göre Allah tek ilah olduğuna göre, güç de tek(el) olmalı, hatta o tek(el) Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi, gölgesi, yürüyüşü, halifesi sıfatıyla onun kanunlarını insanlara tatbik etme misyonuyla donanmış ve bu yüzden de itiraz, eleştiri ve sorgulama kabul etmez bir iktidarı temsil etmelidir. Oysa hüküm(ranlık) Allah'a aitse bunun yegane anlamı, hüküm(ranlık) gücünün Allah'tan başkasında tekelleşemeyeceği, o gücü Allah adına bir tek kişi veya kurumun değil, Allah'ın halkının topluca kullanacağı olmalıdır. Hüküm(ranlık) Allah'ındır, yani herkesindir ve herkes onun kullanımına katılabilmelidir. Mülk(iyet) Allah'ındır, yani herkesindir ve herkes onun tasarrufuna ortak olabilmelidir.

Mülk(iyet) tartışması hakkındaki fikrimi birkaç yazıda ifade etmiştim. "Mülk(iyet) kimindir?" başlıklı yazı ise bu konudaki fikrimi beyan ettiğim derli toplu yazım. (camurcu.com/düşünce) Kur'an'da mal edinmenin, biriktirmenin, servet tekelinin, sermayedarlığın övüldüğü bir tek ayet bulunamaz. Buna karşılık Kur'an'ın mesajı kesinlikle ve net biçimde infak, dağıtma, paylaşma, mala mülke değer vermeme ekseninde yürür. Bu tartışmada sosyalizmi İslamileştirmekle suçlanmak kapitalizmi İslamileştirmenin karşısında neden daha ağır suçmuş gibi takdim ediliyor olabilir? Açıktır: Kur'an tefsirinde ana akım kapitalist, sağ ve muhafazakar bakışaçısıyla yapılandır ve buna muhalif yorumlar adeta marjinal muamelesi görmektedir. Güç dağılımındaki bu dengesizliği meşruiyetin temeli yapmaya kimsenin ne yetkisi, ne de hakkı yoktur. Mülk(iyet) hakkı ve yetkisini Allah'ta gördükten sonra onu tıpkı Allah'a olan aidiyet gibi kula havale eden anlayışın neresinde meşruiyet bulunabilir? Bu tartışmada iş sosyalizme bile vardırılsa ve mülkiyet reddedilse dahi hiçbir şekilde meşruiyet dairesinin dışında telakki edilemez. Fakat buna karşılık bireyci, sermayeci, biriktirme ve yığma yanlısı kapitalist yorum kökten din dışıdır, gayri meşrudur.

İslam'da sınıf yoksa zenginler-fakirler ayrımının kalkması için önerilen nedir? Paylaşma! Buna karşılık bildik yorum, zenginlerin fakirlere infak etmesini temel alıp bu nedenle toplumda fakirler ve zenginler bulunacağını söylemiyor mu? Fakirler hep olacaksa bu sınıfsal bir ayrışma değil midir?

Sağ dini yorum, Kur'an'ın hiçbir yerinde köleliğin ve cariyeliğin kaldırıldığından sözetmemesine rağmen İslam'ın hep bu kurumu kaldırmak için uğraştığını söyler de neden mülkiyeti kaldımaya çalıştığını düşünmez? Neden eski düzeni tasfiye içinde sadece kölelik vardır? Çünkü liberal-kapitalist dünya nezdinde kölelik kötüdür ve oraya yaranma kompleksiyle bu konuda kesin kararlı biçimde köleliği tasfiye ederler ama mülkiyet kapitalist dünyanın kutsalı olduğundan o kurumun tasfiyesine ilişmezler. Eğer batı dünyası mülkiyeti tasfiye etse ve kötülese bizim garpzede dini düşünce köleliğe yaptığı muamelenin tıpkısını mülkiyete yapacaktır.

Komüncü/cemaatçi (komünist) olmak ve tıpkı sufilerin söylediği gibi malı değersizleştirip cemaat içinde ortaklaşa kullanılan hakir nesneye dönüştürmek insanı dinden etmez, ama servet yığmak, biriktirmek, malı sevmek, ona tutkuyla bağlanmak Kur'an'a göre cehenneme asfalt döşemek demektir.

Kişinin edindiği malla dünyasını abad etmesinin hayat kalitesinin tek seçeneği olarak görülmesi kelimenin tek ve tam anlamıyla dünyaperestliktir. Eline mal geçirmiş kişi neden dünyevi hayatını süslemeyi değil, hayat kalitesi olarak ilmini arttırmayı, bilgi havuzuna katkıda bulunmayı, felsefe, irfan, edebiyat, sanat alanlarına katkıda bulunmayı düşünmez?

Kalkınma düşüncesindeki yanlış kabulleri değiştirmeliyiz. Mesela neden çok üretmek zorunda olduğumuzu sormak hiç aklımıza gelmez; neden çok tüketelim? Çok üretmenin doğayı mahvetmek anlamına geldiğini bilmiyor muyuz? Neden insanlık tüketimi ve buna bağlı olarak da üretimi azaltıp insanlık değerlerini geliştiren bir kalkınma stratejisine yönelmez? Çünkü bunu yapması hegemonyadan ve sömürüden vazgeçmesi anlamına gelmektedir. İnsanın karanlık ve kötü yanı da ne yazık ki tahakküm ve sömürüden beslenir.

Bu haber toplam 680 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.