1. HABERLER

  2. MEKTUP

  3. Nereden, nereye?
Nereden, nereye?

Nereden, nereye?

Bazı zaman ölçüleri, beni gerçekten çok şaşırtıyor. Bu mesleğin içinde neler gördüğümü, neler yaşadığımı ve bunların kaç yıl önce gerçekleştiğini düşününce işin içinden çıkamıyorum.

A+A-

1975’den beri yaptığım tek iş, gazetecilik. Yazmak… Başka hiçbir işten beş kuruşluk gelirim olmadı… Artık bundan sonra, bunamadan, kendimi rezil etmeden, saçmalamadan bu işten namusumla sıyrılıp, sakin bir hayat sürmek… 
Geçen hafta, Uğur Mumcu’nun bombalı suikastla katlinin 26’ncı, Abdi İpekçi’nin M.Ali Ağca tarafından katlinin 40’ncı yıldönümüydü… 
Milliyet bir zamanların en saygın, en güvenilen gazetesiydi. Abdi İpekçi, bu gazetenin başyazarı ve genel yayın yönetmeniydi. Denge unsuruydu. Sokak ortasında çok adice bir suikasta kurban gitti. Cinayet, tamamen Türkiye’ye karıştırmayı, kaosa sürüklemeyi amaçlıyordu.  Tam 40 yıl geçmiş.. Ben o zaman da gazeteciydim. Her gün Abdi İpekçi’yi okur, kendime dersler çıkartırdım. Milliyet’teki başyazı sütunu, yandan tramlı çerçeve içinde yer alırdı. Benim 1’nci sayfadaki yazı şeklim yıllardır buradan gelir. Abdi İpekçi’nin İstanbul’da katledildiği sokaktan daha sonra defalarca geçtiğimi, çok baktığımı hatırlıyorum. Cinayet sanığı Ağca’nın yakalanması, Türkiye’nin çok buhranlı günlerinde askeri cezaevinden kaçırılışı, Vatikan’da Papa suikast girişimi ile yeniden dünyanın gündemine gelişi, sanki daha dün gibi.. Ama 40 yıl geçmiş. 
Sonra Uğur Mumcu cinayeti.. Hafızalarda bu adi olay çok daha taze.. Bir pazar sabahı, külüstür, yerli malı arabasına evinin önünde binmiş, kontağı çalıştırmış ve arabası patlamıştı. 26 yıl geçmiş. Hala cinayet faili meçhul.. Abdi İpekçi cinayetinden sonra, her gün okuyarak güne başladığım yazardı Uğur Mumcu. İmrenirdim, hatta kıskanırdım araştırmacı, cesur gazeteciliğini. Aradan 26 yıl geçmiş.
Sonra, hiç okumadığım, hiç tanımadığım, Hrant Dink cinayeti var. Hala ayakkabısındaki delik, cinayet sanığı başında bere bulunan gencin koşarak olay yerinden kaçış görüntüleri gözümün önünde. Buna da çok üzülmüştüm. 12 yıl geçmiş… 
…………………..
Elbette kendimi, Abdi İpekçi ile Uğur Mumcu, Hrant Dink ile kıyaslayacak değilim. Bu haddim değil.. Sadece bu mesleğin içinde neler gördüğümü, yaşadığımı ve bunların üzerinden ne kadar zaman geçtiğini anlatmaya çalışıyorum.
Bırakın 45 yıl aralıksız gazetecilik, yazarlık yapmayı, Herhalde 45 yıl boyunca sadece aynı işi yapan ender insanlardan biri olmalıyım. 
1 Mart 1958 Üsküdar Vapuru faciasını yaşamadım. Daha doğmamıştım. Ama deprem gördük, Tekel binası yangınını gördük. Körfez’de vızır vızır işleyen vapurları, şehrin göbeğinden kara duman salıp, bağırarak geçen trenleri gördük.. Kocaelispor’un şampiyonluklarını, küme düşmelerini gördük. 
Bu kentte mafya cinayetlerine, büyük vurgunlara şahitlik ettik. Hepsi için yazılar yazmış, kafa patlatmıştım. Şimdi bu hafızalardan silinmeyen olayların üzerinden çok uzun yıllar geçtiğini ve o yıllarda da gazeteci olduğumu düşününce, ne kadar yaşlandığımı daha iyi anlıyorum. 
Güzel günler de gördük. Özgür, güzel günler.. Özlüyorum. 
Hala kafam çalışırken, hala ayaklarımın üzerinde durabiliyorken, şerefimle, namusumla her türlü tartışmanın, her türlü yapmacığın dışına kendimi atacağım ve ne yazacağım diye düşünmeden huzur içinde yaşayacağım günleri inanın özlemle bekliyorum. Bu kentte bir iz bıraktıysam, belki ileride birileri de “İzmit’ten İsmet Çiğit geçmişti” diye yazacaktır. 
…………………
Bir de başımda perşembe geceleri televizyon programı var. Başlangıçta bu iş için çok mızmızlanıyordum. Alıştım.. Perşembe günleri gazetede kendimce haftanın notlarını çıkartıyor bir deftere notlar alıyorum. Sonra 17.00 gibi eve gidiyor, iki saat şekerleme yapıyorum. Evde tamamen alkolsüz, hafif bir yemek yiyip, TV-41’e gidiyorum. 
İki saatlik canlı yayında birlikte olduğum Sadun Çetin, benim tanıdığım, en centilmen, en mütevazı, en iyi niyetli insanlardan biri. Üstelik siyaset konusunda çok deneyimli... 
Saat 20.00’de başlayan yayın öncesinde Şahin Turgun’un odasında okkalı birer kahve içiyoruz. Sadun Çetin ile program hakkında hiç konuşmadan aşağıya, stüdyoya iniyoruz.  
Genç ve neşeli bir ekip var. 2 saatlik canlı yayın sırasında yarım saatte bir “Reklam molası” işareti yapıyorlar. Reklam arasında Sadun Ağabey ile kamera önünde söyleyemediklerimizi konuşuyoruz. 
Saat 22.00’de program bitiyor. Yeniden Şahin Turgun’un odasında kısa bir değerlendirme toplantısı. Şahin, yayın öncesi bir şişe biraya bile izin vermiyor. Hiç değilse yayından sonra bir duble viski ikram et diyorum, ‘Bu müesseseye alkol girmez’ diye itiraz ediyor. 
Artık özellikle karanlıkta gözlerimin iyi görmediğini hissediyorum. Bu nedenle TV 41’e beni oğlum getiriyor. Yayından sonra da sağ olsun Ahmet Sezgin eve kadar bırakıyor. Sadun Çetin benden bir-iki yaş büyük. Ama imreniyorum. Adam her yere yürüyerek gidip, gelebiliyor.
Herhalde 31 Mart’a kadar perşembe günleri bu televizyon programı da devam edecek. Canlı yayın, inanın çor iş. Hele benim gibi özel hayatında çok rahat argo konuşan biri için çok riskli. Ağzımdan çıkacak kelimelere dikkat etmek için kendimi çok sıkıyorum. Ama yayın sırasında bitki çayı, kahve, soğuk su gırla. Şahsen ben hiç sıkılmadan bu işi götürüyorum…   
……………
Değerli okurlar; seçim yarışının alabildiğine kızıştığı günlere geliyoruz. Bizim kapımız gazete olarak herkese açık. Kimseye karşı ön yargılı, kimseden yana taraf değiliz. Herkes bu gazetede kendisini bulacak, herkes bu gazeteye güvenecek. Tabii, şimdiden kentte duvarları kapmak, afiş yapıştırmak için birbiriyle yarışan siyasetçilerin, bu kentteki yerel gazetelerin de çok önemli bir reklam mecrası olduğunu hatırlamasını ve buna göre davranmalarını bekliyorum. Biz siyasetçilerin peşinde bu kadar koşacağız da taş mı yiyeceğiz. Grip çok salgın, kendinize dikkat edin. Sağlıklı, mutlu, kazançlı günler dilerim.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur.