• BIST 89.931
  • Altın 145,423
  • Dolar 3,5968
  • Euro 3,9078
  • Kocaeli 7 °C

Siyasetteki kucaklaşma topluma ne zaman yansıdı?

İsmet ÇİĞİT

15 Temmuz Türkiye için bir milat oldu. Halk demokrasiye birlikte sahip çıktı. Bazı siyasetçilerin de deyimi ile, “Meşrebi” farklı, siyasi görüşü farklı insanlar, omuz omuza tanklara karşı koydu. Demokrasi Nöbetlerine birlikte katıldılar. 
Türkiye toplumu, geçmişte de bölünmüş haldeydi. Toplumun farklı kesimleri arasında yaşam şekli, kültür farklılığı çok fazlaydı. Belki birileri hissetmiyordu ama bu ülkede 2000 öncesinde inançlı insanlar, kendilerini “Atatürkçü ve laik” olarak nitelendiren, ama aslında sadece küstah ve farklı görüşlere, yaşam biçimlerine karşı saygısız insanlar tarafından horlanıyor, itilip, kakılıyorlardı. 
2002’de AK Parti’nin iktidara gelişi ile birlikte, tablo değişmeye başladı. Geçmişte büyük hatalar ve haksızlıklar yapılmıştı. Ama bu kez, siyasetin içine din iyiden iyiye sokuldu, farklı yönde bir dışlama ve anlayışsızlık ortamı ortaya çıktı. Tahammülsüzlük arttı. İnsanlar birbirlerinden nefret etmeye başladı. Toplum kutuplaştı. Her iki tarafta da toplumdaki bu ürkütücü bölünmeden fayda umanlar çıktı. Taraflar tahrik edildi. Düşmanlık körüklendi. 
15 Temmuz olaylarının ardından her gün birbirlerine hakaret eden, bir araya gelmeyen siyasetçiler arasında bir yakınlaşma başladı. Elbette bu tablonun toplumdaki düşmanlığı ve kutuplaşmayı da yumuşatması bekleniyor. Ama toplum gerçekten çok gergin ve hoşgörüsüz insanlar bir hayli fazla. 


HAVAALANINDA TANIK OLDUĞUM İLGİNÇ OLAY 
İki haftalık tatilden döndüm ya. Bu köşede benden artık bir hayli gözleme dayalı yazı göreceksiniz. 7 Ağustos Pazar günü İstanbul Yenikapı’daki muhteşem mitingi izleyince, beni çok rahatsız eden toplumdaki kutuplaşmanın azalması yönünde bir hayli umutlanmıştım. 
8 Ağustos Pazartesi sabahı KKTC’ye gittim. 11 Ağustos Perşembe akşam saatlerinde Sabiha Gökçen’e döndüm. Pasaport kontrolü için Sabiha Gökçen’de kuyruğa girmiştik. Bir olaya tanık oldum ve gerçekten çok üzüldüm. 
Sabiha Gökçen Havaalanı’nda dış hatlar gelişte, ülkeye giriş için pasaport kontrolü kuyruğundayız. Sabiha Gökçen’e insanlar gergin iniyorlar. Bizim uçağımız da yoğun trafik nedeniyle İstanbul üzerinde havada 5 boş tur attıktan sonra inebilmişti. Kuyruktayız. Bir hayli kalabalık ve insanlar gergin. 
Bir hanımefendi var. Yanında 5-6 yaşlarında bir erkek çocuk, bir de elinde ittirdiği bebek arabasında bir bebeği bulunuyor. Giyimi, tam anlamıyla tesettür, kara çarşaf falan değil. Ama giyim kuşam ve tavırlara bakılırsa, tam anlamıyla AK Partili, Recep Tayyip Erdoğan hayranı bir hanımefendi.  Uzun kuyruklarda insanlar pasaport kontrolünden geçip, Türkiye’ye adım atmak için beklerken, bu bayanın yanındaki oğlu, kuyruğu yarıp,  pasaport kontrolü yapan polis kulübesinin önüne kadar geldi. O sırada görevini yapan polis memuru, küçük çocuğun geriye, annesinin yanına gitmesini istedi. Sıranın en önündeki bir erkek vatandaş da küçük çocuğun sırtına şefkatle dokunup, annesinin yanına geçmesini söyledi.


ORTAM BİR ANDA GERİLDİ?
Olay tamamen bu. Çok basit bir durum. Ama çocuğun annesi, giyim kuşamına göre AK Parti sempatizanı olduğu çok açıkça belli olan bayan, polisin talebi üzerine oğluna arkaya gitmesi gerektiğini söyleyen şahsa bağırmaya başladı. Kadın bas bas bağırıyor. Küstahlık sınırlarını zorluyor. Ön sıradaki adam şaşırdı, “Hanımefendi, ben kötü bir şey söylemedim. Polis memuru oğlunuzun arkaya geçmesini söyledi. Ben de bunu tekrarladım sadece.” diyor. Ama kadın bağırmaya devam ediyor.
Ortam birden öyle bir gerginleşti ki, şaşırdım. Aynı bölgede, ama başka bir kuyruk sırasında bulunan bir adam, başörtülü kadına bağırmaya başladı, “Sen ne küstah bir şeysin. Beyefendi kötü bir şey söylemedi. Oğlunuza sahip çıkın. Kuyruğu bozuyor, görevli polis memurunu rahatsız ediyor.” diye çıkıştı. 
Kadın bu kez, bu adama dönüp bağırmaya başladı. Bir anda, 80-100 kişi bu gergin ortamın içinde kalmıştı. Başörtülü kadına destek verenlerden biri, onunla tartışan adama dönüp, “Bu herhalde Kıbrıs’ta kumara çok para kaptırdı. Bu nedenle böyle sinirli.” diye bağırdı. Yine başörtülü kadına destek olan sıradaki insanlardan biri, “Bu adam sarhoş. Bir kadınla nasıl konuşulacağını bilmiyor.” diye bağırdı. 
Başörtülü kadın, daha bir cesaret aldı. Artık olay, bir çocuğun pasaport kontrolü kuyruğunda nerede duracağı konusundaki tartışmayı çok aşmıştı. Çocuğun annesi, başörtülü kadın, büyük olasılıkla böyle bir tartışma-hatta kavgada- o bölgedeki polis memurlarının da kendinden yana olacağını düşünüyordu. Kadınla tartışan, kimilerinin “Kumarda çok para kaybetmiş”, kimilerinin “Körkütük sarhoş” dediği adam, kadına bağırmaya devam ediyor; “Sen kendini ne sanıyorsun be kadın. Cumhurbaşkanı’na mı güveniyorsun. Beni Tayyip’e mi şikayet edeceksin?” diye çıkışıyor. Başörtülü kadına destek olanlar kadar, bu kadınla abuk bir münakaşaya giden adama destek olanlar da var. 
……….
Çok üzüldüm bu tartışmaya. Ben, kuyrukta sıram gelsin, ülkeme giriş yapayım diye bekliyorum. Ama ortam alabildiğine gergin. Tam anlamıyla Türkiye’deki o hep bahsettiğimiz toplumsal bölünmenin neden olduğu, çok basit bir konudan başlayan gereksiz münakaşa nerelere geldi. Hani o bölgede arada korkuluklar olmasa, yanında iki çocuğuyla ülkeye girişe hazırlanan başörtülü kadın, kendisine çıkışan adamın üzerine saldıracak. Adam da iri yarı. Eminim böyle bir durumda elleri armut toplamayacak. Üstelik münakaşa iki kişi arasında kalmadı. Belki de ben hariç. O bölgedeki herkes, iki taraftan birine yaklaştı, destek verir hale geldi. 
Aslında sorun derin. 2000 öncesi, kendilerini “Atatürkçü-laik” olarak tanımlayanların büyük bölümü,  diğer kesime uyguladıkları psikolojik baskı ve dışlamanın farkında değildi. Belki bir kısmı farkındaydı ve bu haksızlıktan keyif alıyordu. Şimdiki Türkiye’de roller değişti. Bu kez iktidar yanlıları, kendilerinden olmayanların hepsini “Alkolik, kumarbaz” görüyor ve bulundukları her ortamda onları aşağılamak, onlara ders vermek gereği hissediyor. Eskiden öbür kesim devlet kurumları ve devlet görevlileri nezdinde, özellikle asker nezdinde kendilerini çok güçlü ve dokunulmaz görüyorlardı. Şimdi, diğer kesin yani günümüz iktidarından yana olanlar diğer kesimdeki insanları dışlamayı, onlara hakaret etmeyi marifet sanıyorlar.
15 Temmuz’da hep birlikte tankların karşısında durduk. Günlerde, ülkenin bütün meydanlarında birlikte “Demokrasi Nöbeti” tuttuk. Kılıçdaroğlu Beştepe’ye gitti. Liderler birlikte oturup, konuştu. 7 Ağustos’ta İstanbul Yenikapı’da 3 milyon yürek bir araya geldik. Muhalefet liderleri, Cumhurbaşkanı’nın davetine katıldı. 
Hepsi iyi güzel. Ama son 15 yılda toplumda meydana gelen bölünme düşmanlık, sanılandan çok daha derin ve keskin. 11 Ağustos Perşembe günü gecesi saat 22.30 sıralarında Sabiha Gökçen Havaalanı’nın dış hatlar geliş katında, pasaport kontrolü kuyruğunda tanık olduğum bu olaydan emin olun ürktüm. Toplumdaki tahribat çok derin. Toplumdaki düşmanlık çok keskin. Bunu onarmak da korkarım çok kolay olmayacak. 

Nereye yaya köprüsü lazımdı, nereye yapıldı 

Benim şehrim çok tuhaf bir şehir oldu. Başlayan işler bitmek bilmiyor. Pek çok iş, plansız, programsız yapılıyor. Çok basit dokunuşlarla bazı büyük sorunları ortadan kaldırmak mümkünken, kimse bunları düşünmüyor. Bazı bölgelerde mutlaka yapılması gereken işler varken, hiç alakası olmayan, hiç gerekmeyen kimi işler yapılıyor.
Kentimin bu haline, üzülüyorum, kızıyorum. Sinirlerim tepeme çıkıyor. Ama artık galiba alışmaya da başladım, bu abuk sabuk işlere gülüyorum. 
Yaklaşık 3 yıldan beri,  D-100 İzmit geçişinde, Yahya Kaptan Kavşağı’nda bir yaya üst geçidi yapılması gerektiğini yazıp duruyorum. Büyükşehir Belediyesi, D-100 karayolunun Yahya Kaptan Kavşağı-Köseköy Kavşağı arasındaki bölümüne yaklaşık 100 milyon TL harcadı. İyi işler yapıldı, yol genişletildi. Bazı ışıklı kavşaklarda trafiğin kırmızı ışıkla kesilmesi önlendi. Ama Yahya Kaptan Kavşağı’nda yaya geçişi var. Bir yaya köprüsü yapılsa, bu kavşaktaki kırmızı ışık da kalkacak. İstanbul-Ankara yolu kesilmeyecek. Ama bu köprü yapılmadı. Hala başlamadı. Yahya Kaptan Kavşağı’nda bir yaya karşıdan karşıya D-100’ü geçecekse, ışıkların düğmesine basıyor, Türkiye’nin en önemli, en işlek şehirlerarası yolunda trafik akışını kesiyor. 
Bu kentin yönetiminde söz sahibi olan herkese, her önüme çıkan AK Partili’ye, bu abuk durumu anlattım. Hak verdiler, ama bir yaya köprüsü yapmadılar. Bu arada, D-100 karayolunda, aynı güzergahta Mobesko önüne yaya köprüsü yapıldı. Sanıyorum, karayolları bu yaya köprüsünü inşa etti. Kaba, yürüyen merdiveni yok. Ama iki haftada çelik köprü yapıldı, bitti. D-100’ün bu noktasında hangi yaya bu yaya köprüsünü kullanacak merak ediyorum. Yaya köprüsünün bir ayağı, Mobesko’nun önüne iniyor. Diğer ayağının indiği karşı taraf, bomboş, çalı çırpı dolu bir arazi. Burada yaya köprüsüne hiç ihtiyaç yok. Ama yaptılar. Şimdi Büyükşehir’e sorsanız, “Ben yapmadım, Karayolları yaptı” diyecek. Ama bu ülkede karayolları da, havayolları da, devlet de belediye de AK Parti. Karayolları, bir de Uzuntarla’da çalışmayan Cengiz Topel Havaalanı önüne yaya köprüsü yapmıştı. Yine 2 haftada bitirdiler. Ama bu bölgede de yaya köprüsüne hiç ihtiyaç yok. Yapılan bu köprüyü kullanan yok. 
Kuş uçmaz, kervan geçmez yerlere yaya köprüsü yapılıyor, üç yıldır dilimizde tüy bitti, Yahya Kaptan Kavşağı’na yaya köprüsü yapılmıyor. 
Tuhaf bir şehir olduk sevgili dostlar. Komik bir şehir olduk. 

TRT beceremedi
Dört yılda bir düzenlenen olimpiyat oyunlarını çok önemserim. Tatilimin önemli bir bölümünü de Rio-2016 dönemine özellikle denk getirdim. Sabahlara kadar Rio-2016’daki bütün spor yarışmalarını izliyorum.
Olimpiyat oyunlarını biz hep TRT’den izledik. TRT bu yıl olimpiyatların yayın hakkını, son gün satın aldı. Zaten FETÖ operasyonları nedeniyle TRT perişan durumda. Elinin altında 7-8 kanal bulunan TRT, başladığı günden beri olimpiyatları doğru dürüst ekranlara getiremiyor. Jimnastik, yüzme, atletizm yarışmalarına sırtlarını dayadılar, yasak savmak misali olimpiyatları gösteriyorlar. Pek çok Türk sporcusunun yarışmasını yayınlayamadılar. Rio’da TRT’nin yetersiz ve tecrübesiz elemanları var. Hemen hemen bütün yarışmaları çok yanlış anlatıyor, izleyenlere yeterli bilgi vermiyorlar. 
Rio’ya giden Türk sporcuları hemen her dalda çok başarısız. Ruhsuz mücadele ediyorlar. Judoda, boksta, halterde madalya beklediklerimiz rakiplerine ezildiler. Mücadele etmediler. Biz bu olimpiyatlara 105 sporcu ile gittik. Zaten yarısından fazlası “Devşirme” sporcu. Cumartesi gecesi itibariyle halterde bir gümüş madalyamız vardı, hepsi bu kadar. 
Umarım olimpiyat bitene kadar birkaç madalya alırız. Henüz güreşler başlamadı. Atletizmde umut bağladığımız birkaç devşirme sporcumuz var. Belki tekvandoda bir madalya çıkar. Ama Rio olimpiyatları Türkiye açısından çok renksiz ve ruhsuz geçiyor. Özellikle TRT’nin doğru dürüst bir yayın akış programı bile açıklayamadan olimpiyatları yayınlaması,  gerçekten Türk sporseverleri açısından büyük bir şanssızlıktır. 

 

Bu yazı toplam 1627 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKAN MARKALARIMIZ
  • TUANA EVLERİ 2. ETAP'TA YÜZDE 5 İNDİRİM
  • ROMATEM Kocaeli Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi
  • Özgür Kocaeli mobil uygulamamız yayında
1/20
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 Özgür Kocaeli | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0262 331 11 11 Faks : 0262 321 21 37