1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Suriye'nin işgalinin eşiğinde manzara-i umumiye
Suriye'nin işgalinin eşiğinde manzara-i umumiye

Suriye'nin işgalinin eşiğinde manzara-i umumiye

Bu yılın Mart ayında Suriye'de tek parti rejiminin artık sona ermesini talep eden gösteriler başladığında hiç kuşku yok bu gösterileri Beşşar Esed'in iç siyasette dayanacağı güçlü gerekçe olmaktan çıka

A+A-

Bu yılın Mart ayında Suriye'de tek parti rejiminin artık sona ermesini talep eden gösteriler başladığında hiç kuşku yok bu gösterileri Beşşar Esed'in iç siyasette dayanacağı güçlü gerekçe olmaktan çıkartıp geri döndürülemez gerilimin sebebi haline getiren Washington menşeli “Arap baharı” etiketi oldu. Amerikalılar, kendi diktatörlerini güvenceye alan girişimlerle Tunus ve Mısır'da sokağın değişim baskısını uygun mecralara akıttıktan ve bundan da önemlisi, Yemen ve Bahreyn sokağında kesin bir dille reddedilmenin yarattığı yüksek riski Suudi saltanatının da desteğiyle gerçekleşen katliamlarla tehdit ettikten sonra Suriye sokağındaki hareketlenmeyi, sonu işgale kadar varabilecek seçenek serbestliğine müsait “Arap baharı” başlığına gönül rahatlığıyla alabildi.

Suriye'de Mart'ta reform talebine ilişkin gösteriler olarak başladığında sokaktaki hareketlenmenin nihayet Baasçı tek partinin sonunu getirecek umut olabileceğini mutlulukla değerlendirdiğimiz hatırlanacaktır. O sırada sokağın temsilcisi olarak, bugün sahnede olan tuhaf koalisyon, tekfir ve nefret ideolojsini yayan simalar, silahlı terör grupları henüz ortada yoktu, Suudi saltanatı ve Lübnan'daki Hariri siyaseti reform taleplerinin zıvanadan çıkmasını sağlayacak şaibeli adımları henüz atmamıştı.

Türkiye'de Başbakan Erdoğan'ın, desteklemeye çok da istekli görünmediği “Arap baharı”nın Suriye'deki yansımasına dair tek kelime etmediği,  Esed'i ve onun reform niyetini sonuna kadar desteklediği günlerden bahsediyoruz.

Fakat Suriye'nin siyasi ve ekonomik rejiminde reform talep eden gösteriler kısa bir süre sonra “Arap baharı” anaforuna kapıldı, Baasçı tek parti rejiminin güvenlik sektörü sokaklardaki insanların üzerine ateş açma çılgınlığına yöneldi, “isyan”ın birtakım sözcüleri ortaya çıktı, paralel/alternatif rejim kurucular harekete geçti, silahlı terör gruplarının resmi kurumlara saldırıları görülür oldu, tekfir ve nefret fırkasının muhtelif temsilcileri “Alevi-Nusayri sürüsüne haddini bildirmek”ten sözetmeye, Suriye ile stratejik savunma ittifakı imzalamış İran'ı ve Şiiliği bölgeden sürüp çıkaracağını söylemeye başladı.

Bu son durum, meselenin artık Suriye'de reformla ilişkisi kalmadığını, aksine, Washington-Brüksel hattının yerel müteahhidi olan Suudi-Hariri kader birliğinin, İran-Suriye bağını koparıp Lübnan ve Filistin meselelerinin kendi başına kalmasını temin edecekleri malum stratejik anlamı yüklendiğini gösteriyor.

Zaten Suriye'nin, Amerikalılar ve diğer batılı sömürgeciler açısından sadece stratejik manası itibariyle ajanda konusu olduğunu, yoksa sokakta insanların ölmesi, rejimin siyasi ve ekonomik reform yapması gibi meselelerle hiç alakaları bulunmadığını Yemen ve Bahreyn örneklerinden, Tunus ve Mısır'da askeri darbeye emanet edilmiş geçiş sürecinden ve sokağın taleplerinin hiçbir şekilde belirleyici olmamasından anlıyoruz. Bir diğer ifadeyle, Suriye'de Baasçı tek parti rejiminin, değişmeden de, üstelik de bugüne kadar işlediği cinayetleri yine işlemiş olarak ama İran'la bağını koparıp Lübnan ve Filistin dosyalarından elini çekme karşılığında batılı sömürgeciler nezdinde fazlasıyla hüsnü kabul göreceği açık gerçektir. Nitekim Suudi saltanatının Arabistan'ın doğu bölgesindeki isyan denemesine verdiği sert karşılığa, Bahreyn'e tanklarıyla girerek sokaklardaki reform talebini acımasızca bastırmasına, bu ülkenin kapalı rejiminde değişim bir yana, en küçük bir reform esintisi bile görülmemesine, keza diğer bölge  şeyhlikleri ve krallıklarında da değişimin niyetinin bile sözkonusu olmamasına rağmen Suudi saltanatının ve diğer küçük saltanatların “Arap baharı” furyasına katılmamasına  Washington-Brüksel'in hiçbir itirazı yoktur.

Aynı şekilde Türkiye'de dışpolitika aklının emir-komuta zincirinde hareket ettikleri aşikar olan muhafazakar organizasyonların da, Türkiye-Suriye ilişkilerinin (daha doğrusu Türkiye'nin Suriye aracılığıyla bölgenin temel sorunlarına müdahil olma arayışının) geliştirilmeye çalışıldığı sıralarda Suriye için ne reformdan, ne Baas tek particiliğinden, ne değişimden sözetmediklerini, aksine, Esed'i ve değişim niyetini yere göğe sığdıramadıklarını hatırlayalım. Oysa bağımsız ve eleştirel akıl, yahut bağımsız ve ilkeli sivil toplum iradesi, (bizim yaptığımız gibi) dışpolitika aklının emir-komutasında hareket etmemesinden ve Suriye'de değişimin/reformun vazgeçilmez olduğunu 2000'li yıllar boyunca dile getirmesinden anlaşılabilirdi. Çünkü Suriye'nin Türkiye ile yakınlaşması iki devlet arasındaki ilişkilerle ilgili diplomatik meseleydi ve bu, sivil toplumun ilkeli iradesini geri çekmesini, suskun kalmasını ve talepte bulunmamasını gerektirmezdi. Şu anda Suriye rejiminin batılı sömürgeciler eliyle bile olsa yıkılmasından, gerekirse ülkenin işgal edilmesinden hiç rahatsız olmayacaklarını anladığımız muhafazakar çevreler, hatta eğer Esed'in iktidara geldiği 2000'ler boyunca Suriye'nin reform yapması ve tek parti rejiminden vazgeçmesi için sivil toplum iradesini şahlandırsalardı bugün yaşanan facia sözkonusu olmayacaktı. Böyle davranmak yerine dışpolitika aklının yumuşak gücü olmayı, kendilerine verilen talimatı yerine getirmeyi ve Suriye'de değişim talep edip bunun girişimlerini gerçekleştirmek yerine “viva Suriye” çığlıklarıyla devlet aygıtının dışpolitika mimarisinin halkla ilişkiler faaliyetini yürütmeyi tercih ettiler.

Suriye'de artık işler tamamen kontrolden çıktı. Baas rejiminin gizli ve açık güvenlik güçleri sokaklarda kalabalıkların üzerine ateş açıyor, isyanı bastırmanın tedhişle mümkün olabileceğine inanıyor. Sokaklardaki insanlar evlerine dönmedikçe de öldürmeye devam edeceği anlaşılıyor. Baas rejiminin bu tavrının, Suriye'nin İran-Hamas-Hizbullah koalisyonundan oluşan bölgesel stratejik savunma ittifakındaki anlamıyla ilgili olmadığını, tıpkı Suriye'de iktidarı ele geçirmeye çalışan tuhaf koalisyonun amacı gibi, son derece basit bir hedeften, Baasçı elitlerin kendi iktidarlarını korumaktan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Ortada ne Baasçı elitler açısından, ne de onların karşıtı olan siyasi koalisyon açısından kutsal, saygın, hayranlık duyulacak bir gerilim yok. Sokaklarda kanı dökülen ahalinin bu iktidar kavgasıyla hiç alakası olmadığını da tıpkı Tunus ve Mısır'da yaşanan süreçte olduğu gibi Baas rejimi düşerse Suriye'de de göreceğiz. Sokaktaki kana haklı olarak tepki duyan vicdanın ama bu tepkiyle gözünü ve aklını iptal etmesi nedeniyle, o kanı meşruiyetinin bahanesi yapmış siyasi koalisyonu değerlendirecek durumda olmadığını, ancak herşey bittikten ve hiç arzu etmediği sonuç ortaya çıktıktan sonra göreceğini de biliyoruz.

Suriye'de işlerin bu noktaya gelmesiyle Türkiye'deki bazı gelişmelerin eşzamanlılığı sebebiyle cevapsız sorular hızla birikiyor!

Bir süredir AK Parti liderinin AB(D) vesayet sisteminde kalmaya istekli olmadığına dair güçlü belirtiler bulunduğunu ve bunun Türkiye ve bölgemiz namına çok önemli olduğunu yazıyoruz. Fakat başka bazı gelişmeler de bizi tereddüde sürüklüyor!

Acaba Suriye-İran bağını koparması, Lübnan ve Filistin dosyalarını ayrıştırması, Filistin'in meşru hükümetini temsil eden Hamas'ı İran ve Hizbullah'tan uzaklaştırması için Türkiye'ye mühlet verildi de bunlar başarılamayınca, AB(D) vesayet sisteminin Suriye'yi işgaline katılma seçeneği mi masaya geldi ve tansiyonu yükseltmek üzere muhafazakar sivil toplum sahaya mı sürüldü? Eğer böyle değilse aynı muhafazakar sokak gücünün heyecanı neden AB(D)'nin desteği ve koruması altında cereyan eden Suud'un, Yemen'in, Bahreyn'in cinayetlerine karşı ayaklanmadı, sokaklara taşmadı?

Acaba “ordu göreve” lobisi basit bir hoparlör müydü? Türkiye'nin dışpolitika aklına lojistik yaverlik yapan düşünce kuruluşu (SETA), “neo-aryanizme karşı önlem almak”tan, yani sömürgecilerin halkla ilişkiler faaliyetinin önemli unsuru olarak istihdam edilmiş “İran yayılmacılığı”nı önlemekten bahsetmeye başlamasıyla Suriye'ye karşı “ordu göreve” çağrısı, aynı aile sohbetine kulak kabartmış çocukların “çocuktan al haberi” kabilinden ağızlarından kaçırdıkları gizli niyet mi?

TSK'da yapılan becayişler, sakın başka sahalardaki berbat emsalleri gibi sonuçlanmasın ve TSK, Soros'un idealindeki hegemoni ordusuna dönüştürülmeye çalışılıyor olmasın?

Suud lejyanı tekfir ve nefret fırkasının 80'lerdeki Saddamcı İran karşıtlığını hortlatma girişimi, dışpolitika aklının mimarından mı cesaret alıyor?

Suud lejyonu tekfir ve nefret fırkası ile dışpolitika aklının mimarına lojistik yaverlik yapan "düşünce" teknesi, İran ve Hizbullah'a karşı husumet bayrağı açtığına göre acaba “viva Suriye” günlerindeki gibi emir-komuta zincirinin talimatları mı uygulanıyor? Sömürgeciliğin işgali pahasına da olsa yürütülen İran ve Hizbullah karşıtlığının IHH ve uydusu organizasyonlarda harman alevi gibi yayılmasının, 2000'ler boyunca Suriye'de değişimi hiç dile getirmeyen itaat disipliniyle alakasını sorgulamamızdan neler çıkabilir acaba?

Mevhum “İran yayılmacılığı”nı dışpolitikanın tehdit değerlendirmesine konu eden profesyonel kötüniyeti mimlemek gerekir. Meselenin Suriye'den ibaret olmadığının alarm sinyalidir çünkü! “Neo-aryanizm” tehdidini dolaşıma süren teorize birlikler, “neo-osmanlı” hülyasına yaptıkları takiyye baskısını serbest bırakmaya karar vermiş olmalılar. Öyleyse “neo-osmanlı” emel, sanıldığının aksine sistem dışı değil, epeyce sistem içi hegemoni planlaması olabilir ve bu işin sivil toplumunun koşulduğu faaliyetlerin tümü emir-komuta zincirinin sorumluluğuna dahildir.

Bu soruların cevaplarını mutlaka buluruz. Hiçbir şeyin sonsuza dek gizli tutulamayacağını herkesin biliyor olması gerekir!

Bu haber toplam 863 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.