1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Zihin talanına siper sözler (3)
Zihin talanına siper sözler (3)

Zihin talanına siper sözler (3)

Muhafazakar zaman sorularına kitabın ortasından cevaplar Refik Hariri'yi kim öldürdü? Lübnan eski başbakanı Refik Hariri'yi, renkli devrimler zincirinin Lübnan halkasında "sedir devrimi"ni

A+A-

Muhafazakar zaman sorularına kitabın ortasından cevaplar

Refik Hariri'yi kim öldürdü?

Lübnan eski başbakanı Refik Hariri'yi, renkli devrimler zincirinin Lübnan halkasında "sedir devrimi"ni sahneleyenler öldürdü. Hariri'nin öldürülmesinden ne Suriye'nin, ne Hizbullah'ın, hatta ne de Maruniler ve Dürzilerin hiçbir çıkarı yok. Fakat Hariri'nin öldürülmesinin hemen ardından kurulan "14 Mart koalisyonu" içinde Dürzi lider Cumbulat, Refik Hariri'nin oğlu Saad, Lübnan iç savaşının savaş suçlusu Semir Cece gibi isimlerin yeraldığını ve bu ittifakın ABD-Suud şer eksenince hararetle desteklendiğini, İsrail'in de kendini güvende hissettiğini hatırlarsak olağan şüphelileri tespit etmekte güçlük çekmeyiz. "Sedir devrimi" koşullarında 14 Mart koalisyonu kılpayı da olsa hükümet kuracak çoğunluğu elde etti. İktidara gelir gelmez de bu performansı sahneye koyanların beklentisi doğrultusunda Hizbullah'ın, dolayısıyla da Lübnan'ı İsrail'in yayılmacılığına karşı koruyan direnişin kolunu kanadını kırma girişimini başlattı. İç dinamiklerin buna gücünün yetmeyeceği anlaşılınca İsrail de devreye girerek Hizbullah'a topyekün saldırı denendi (2006). Sonuç, 14 Mart koalisyonunun dağılması, ittifakın beyni kabul edilen Cumbulat'ın 14 Mart girişimini hata olarak ilan etmesi ve Hizbullah'ın da içinde yeraldığı 8 Mart ittifakına katılmaya karar vermesi, daha doğrusu bunun için izin talep etmesidir. “Hariri mahkemesi” adı altında kurulan uyduruk uluslararası mahkemenin amacı, Hariri suikastinin gerçek faillerinin ortaya çıkarılmasını önlemektir. Bu nedenle aceleleri var; 14 Mart koalisyonunun sona erdiği ve bundan sonra Hariri'yi öldürenlerin kesinlikle teşhir edileceği süreci önlemeye çalışıyorlar.

Laiklik hakkında ne düşüyorsunuz? Türkiye devleti laik olmaktan çıkarılmalı mı? Türkiye için teokratik bir yönetimi savunur musunuz?

Türkiye'de laik siyasi rejimi gerektirecek taraflar yoktur. Avrupa siyasi kültürünün ürettiği laiklik, aristokrasi-kilise ittifakına karşı burjuvazinin kendisine alan açmak için bulduğu çözümdü. Bu yolla kilisenin gücü sınırlanırken aristokrasinin iktidarının da kutsallıkla teması koparılmış oldu. Ayrıca burjuvazinin, kilisenin (ve dinin) ahlaki denetiminden özgürleşmesinin kapitalist gelişimin önünü açtığını da unutmayalım. Yahut Marks'ın Avrupa tarihi yorumuna göre de Yahudi sermayesinin anti-semitik Hıristiyan (katolik) kültür içinde kendini gerçekleştirebilmesi için laiklik eşsiz bir formüldü. Her halükarda meselenin, anlayabilmek için Türkçe'ye çevirdiğimiz “din-devlet ayrımı”ndan çok farklı bir tarihsel serüveni vardır. Avrupa'daki tecrübesine bakarak Türkiye'de laikliğin neden doğamadığını anlamak çok kolay; ya da neden “bize özgü” kaydı düşülerek laiklik uygulaması yürütüldüğünü de. Bizdeki laiklik, dinî hayatı sınırlamayı, kısıtlamayı ve kontrol altında tutmayı amaçlıyor. Bu nedenle Avrupa'dakinden farklı olarak devlet aygıtı içinde dinî hizmetlere bakan bir kurum (diyanet) var ve dinî hayat sivil toplumun işi de, bağımsız da değil. Fakat zaman içinde laikliğin alanının dinî hayattan taşıp ekonomik hayatta sermayenin bir kısmının kısıtlanıp başka bir kısmının teşvik edilmesine yaradığını da gözlemliyoruz (bu yönüyle Marks'ın Avrupa'daki laikliğe ilişkin yorumunun Türkiye için geçerli olduğu düşünülebilir).

Öte yandan teokratik siyasi rejimin de yine Türkiye'de tarafları olmadığından farklı bir tarihsel tecrübe ve çerçevenin bu diyarda tartışılmasında zorluklar var. Teokratik rejim dendiğinde dinadamlarının (somut olarak kilisenin) siyasetin üzerinde denetleyici güç kabul edilmesinden sözettiğimize göre Türkiye'de bu nasıl gerçekleşecek? Avrupa tarihsel tecrübesinde karşı olunan şey, dinadamlarının son sözü söyleyecek karar mercii olmasınadır, Hıristiyan kültürü ve ahlakına değil. Fakat Türkiye'deki laiklik İslam kültürünün ve ahlakının siyasette hiçbir şekilde yeralmaması gerektiğini savunan bir tür siyasi ateizmdir. Halkın dini ve kültürü olan İslam, ahlaki temel olmayacaksa siyasete hangi kültür ve ahlak kaynaklık edecektir? Bu sorunun cevabını "Batı" olarak verdiğimizde bunun Yahudi-Hıristiyan Avrupa kültürü olduğunu biliyoruz değil mi? Bu değilse de marjinal ateist Roma paganizmidir ve başka seçenek de yoktur. Eğer Türkiye'de hiçbir din (hatta İslam'ın bile) başka inançlar ve yaşam tarzları üzerinde egemen olmaması, özgürlükçü ve çoğulcu bir siyasi rejim kurulması amaçlanacaksa bunun yolu İslam'ı ve onun sosyolojisini hayatın alanlarından yasaklamak değildir. Öyleyse laiklik uygulamasıyla toplum özgür bırakılacaksa Müslüman ahali de inancı ve kültürüyle özgür bırakılmalıdır. Bizdeki laiklik tartışması esas itibariyle naklî bilginin mi, aklî bilginin mi yöntem olarak benimsenmesi gerektiği sorusuna dayanacaktır; yani Mutezile'nin diğer düşünce ekolleri (mezhepler) ile yaptığı tartışmaya.

Demokrasi laiklik ilişkisine ne diyorsunuz?

Demokrasinin mümkün olabilmesi için laikliğin öngörülmesi, saydığımız nedenlerden dolayıdır. Dinin (kilisenin) ahlaki denetiminin olduğu yerde demosun temsilcileri nasıl gönüllerince yasama faaliyeti gerçekleştirebilir, tarifleri ve yerleşik algı çerçevesini değiştirebilirlerdi? Fakat bize gelince halkın iradesinin çatıştığı şey, laikliğin dinî hayatı ve kültürel gerçekliği baskı altında tutma ilkesi oluyor. Demokrasinin gerçekleşememesinin nedeni de yine laikliğin milli iradeyi yoksayması değil mi? Bu koşullarda laiklik nasıl demokrasiyi destekleyen bir gereklilik kabul edilebilir? Esas itibariyle demokrasi başka bir kulvar, laiklik başka bir kulvardır. Demokrasi milli iradenin özgürce tecelli edebilmesiyse bunun için laikliğe neden gerek duyalım? Dindar bir toplumun aklı kullanıp kullanamayacağı tartışmasıyla bağlantılı olarak demokrasinin işleyip işlemeyeceği tartışılabilir. Burada o toplumun dinî geleneğine göre karar vermek gerekir. Naklî bilginin dinî kültürü oluşturduğu bir yerde milli iradenin siyasetteki tecellisinin pek bir yararı olmayacağını Taliban tecrübesinden anlayabiliriz. Ama İran örneğinde de aklın kullanımı ve milli iradenin çok katmanlı tecellisi tecrübesi var. İşleyen her sistemdeki aksaklıkları bir kenara bırakırsak İran'ın siyasi rejiminde aklın yeterliliği ve aklî bilginin yöntem olarak benimsenmesi sözkonusudur.

Sevenleri arasında Necmettin Erbakan'ın hadis alimi olduğunu söyleyenler var. Milli Görüş camiasına yakınsınız. Bu ne kadar dogru?

Erbakan teknokrattır. Kendi neslinin diğer muhafazakarları gibi, maneviyatçılığın kimlik olarak en üst çıta olduğu bir dönemin insanıdır. Biraz milliyetçilik, anti-siyonistlik (yer yer anti-semitizme de dönüşüyor), Osmanlıcılık ve muhafazakarlık karmasından çıkan bir sonuçtur Erbakan'ın düşüncesi. Bu neslin teknokratlarının dinî ilimlerle ilgisi ise menkıbe ve kıssa düzeyindedir. Erbakan'ınki de öyle. Fakat Türkiye teknokrat siyasi liderler dönemini kapatıyor. Artık sosyal bilimcilerin çağı başladı. Hele 2011 seçimlerinden sonra AK Parti tekrar (ki öyle görünüyor) tek başına iktidar olur, anayasayı değiştirir ve Erdoğan cumhurbaşkanı, Davutoğlu başbakan olursa Türkiye'de teknokratların toplumun en âlimi, lideri, kılavuzu sayıldığı dönem tamamen tarihe gömülür. Erdoğan-Davutoğlu dönemi sosyal bilimlerin en parlak zamanının başlamasını sağlar. Siyasi kesimler ve partiler buna göre yeniden yapılanmazlarsa ve mesela SP gibi hala soğuk savaş döneminin teknokrat lider kadrosuyla devam etmeye çabalarsa, değil siyasetin, çağın bile gerisinde kalırlar.

Bu haber toplam 832 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.