1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Zihin talanına siper sözler: Siyasal kültüren halleri
Zihin talanına siper sözler: Siyasal kültüren halleri

Zihin talanına siper sözler: Siyasal kültüren halleri

Sizin sorununuz iktidardan uzaklaştırılmış olmanız olmasın sakın? Kimse beni uzaklaştırmadı. Hakkı hakikati söylemeyi terketmediğim, bedelli sadakatin kölelik tasmadığını takmadığım için

A+A-

Sizin sorununuz iktidardan uzaklaştırılmış olmanız olmasın sakın?

Kimse beni uzaklaştırmadı. Hakkı hakikati söylemeyi terketmediğim, bedelli sadakatin kölelik tasmadığını takmadığım için zulmedilerek işten atıldığım doğrudur, ama bunu yaşadıktan sonra nedamet dilemeyip sadakat tasmasını takmaya koşmadığım da doğrudur. Erdoğan'ın en yakınındaki (eski arkadaşım) bakana, çok eski hukukum olan birinci halkadaki milletvekiline, hükmettikleri veya tahakküm ettikleri hiçbir yerde neden iş bulamadığımı, bu zulmü neden yaptıklarını sorduğum da doğrudur. Onların da bana "böyle davranmayacaktın, elindekinin kıymetini bilmeliydin" dedikleri de. Buna rağmen yine sadakat tasmasını takmayı reddedip çoluk çocuğumla büyük sıkıntılar yaşamayı tercih ettiğim de doğrudur. Bu sıkıntıya katlanmamı, ama boyun eğmememi tavsiye eden bir ailem olduğu için iftihar ediyorum. Keşke sadakat tasmasını takanların böyle bir ailesi olsaydı da onları doğru yola sevkedebilseydi. İktidar ve onun nimetleri umurumda değildir. Olsaydı bunun gereğini yapardım. Gereğini yapsaydım iktidarın heryerinde olurdum. Benim gibi bir örneğe bakarak kötü hisseden iktidar tutkululara kötü hissettirmeye, rahatsız etmeye devam edeceğim, bundan kuşkunuz olmasın!

AKP'den ve Erdoğan'dan nefret ediyor musunuz?

Erdoğan'a hasım da hısım da değilim. Bağımsız kalmayı tercih eden bir yazarım. Bedelli sadakatin Roma kölelerinkine benzer tasmasını takmaya hiç niyetim yok. Sözümü kendim söylerim. Erdoğan'dan önce söylerim, onu eleştiririm ya da onu desteklerim, ama bunu kendim istediğim için yaparım, talimatla veya rant beklentisiyle değil. İktidarın peşinden gitmem, onun yaptıklarını meşrulaştırma ödevine hiç girmem. Bağımsız kalır ve iktidardan aylar önce bir meseleyi dile getirmenin keyfini çıkarırım. Buna rağmen, ömrünü düşünce faaliyetinden başka bir işle geçirmemiş benim gibi birine yaşattığı mağduriyet ve beni maişet derdine düşürmesi nedeniyle ondan nefret etmeye hakkım var (Nisa 148). Bu hakkımı kullanmıyor olmam, benim meziyetim ve faziletimdir.

Cuma namazında imam kendi bildiği gibi mi hutbe okumalı, yoksa Ankara'dan gelen hutbeleri mi okumalı?

Siyasi alanda "yerelleşme" adı altında yaptığımız tartışmanın sadece siyasi rejimle ilgili olmadığını bu verdiğiniz örnekte görebiliriz. Cuma hutbesinin merkezden belirlenmesi nasıl bir tekelciliktir? Yerel olanı, yerel sorunları, namazın kılındığı bölgedeki insanların dini soru ve sorunlarını yoksaymanın nasıl bir totaliter zihniyetin ürünü olacağını düşünmeliyiz. Diyanet daha kendi imamlarına güvenmiyorken hoşgörü, dinlerarası diyalog vs. gibi işlere kalkışmıyor mu, gülsek mi ağlasak mı bilemiyorum. Yerelleşmenin gereği, hutbelerin cami imamı tarafından belirlenmesidir. Türkiye her konuda merkeziyetçilikten kurtulmalıdır. Diyanet de kendisine İslam'ın kilisesi olma rolünden ziyade, din hizmetleriyle sınırlı bir alan belirlemelidir.

Hz. Muaviye zorba bir hükümdardı ama Müslümanların halifesiydi. Onun yaptığı zulümler Allah tarafından affedilebilir, öyle değil mi?

Zulüm yapan zorba hükümdarın affedileceği veya bazı kurallardan muaf olduğu ne Kur'an'da, ne Sünnet'te kayıtlı değildir. Aksine zulmün ne ağır bir suç olduğuna dair sayısız ikaz okuyoruz. Muaviye Müslümanların halifesi değildi. Meşru ve seçilmiş halife olan Hz. Ali'ye isyan etmiş bir saldırgandı. Müslümanlar arasında iki savaş çıkartan, bu yüzden pek çok sahabenin ölmesine sebep olan veya bizzat öldüren, bu yetmezmiş gibi Peygamberimizin sünnetini bir kenara atarak saltanat rejimini kuran ve kendisinden sonra da oğlu Yezid'i Müslümanlara zorbalıkla dayatan biriydi. Hayatında doğru yaptığı bir tek şey yoktur. Zaten Peygamberimiz onunla ilgili söyleyeceğini çok önceden söylemişti. Ammar b. Yasir'e, üzülerek "seni azgın bir güruh katledecek" demişti. Anne ve babası İslam'ın ilk şehidi Ammar b. Yasir'i Muaviye'nin başında olduğu, Hz. Ali'ye karşı savaşa kalkışmış "azgın güruh" katletti. Hatırladığınız gibi, Ammar şehid olduğunda hemen akla Peygamberimizin bu hadisi geldiği için Muaviye'nin ordusunda dalgalanma yaşandı. Ordudakiler savaşmayı bıraktılar. Kötülük ve fitne abidesi Muaviye bunun üzerine Kur'an sayfalarını mızrakların ucuna taktırarak yenilgiden kurtulmaya çalıştı. Başardı da. Hz. Ali ve ordusu Kur'an'ın hakem yapılması çağrısına karşı savaşmayı bıraktı.

Müslümanlık da, iyi insan olmak da bir kez omuzlara takıldığında bir daha oradan alınamayan apoletler değildir. Peygamber'i görmüş olmak da cennete gitmenin garantisi değildir. Öyle olsaydı Peygamberimiz Veda Hutbesi'nde "Benden sonra birbirinizin boynunu vuran müşrikler gibi olmayın" demezdi. Sıffin savaşında Ammar'ı şehit edenler, Peygamberimizi görmüş, onun sohbetinde bulunmuş insanlardı. Hz. Ali'ye isyan edip Cemel ve Sıffin savaşlarında yüzlerce sahabeyi katledenler de Peygamberimizi görenlerdi. Muaviye'nin Müslümanlara zorbaca dayattığı Yezid, Medine'ye saldırıp sahabeleri katlederken ve Medineli kadınlara tecavüz ederken onun saltanatının değişik kademelerinde görev yapan sahabeler vardı. Sahabe olmak, İslam'ın ilke ve kurallarından muaf olmak demek değildir.

İran İslam devrimine giden yolda ulema, komünistler, liberaller kolkola savaştı ama mollalar iktidarı ele alınca ilk önce komünistleri astı deniyor. Bu işin aslı nedir?

Soru şudur: 1978'de Şah'ın resmi gazetesi Keyhan'da Ayetullah Humeyni'ye hakaret eden bir makalenin yayılanması üzerine aynı anda Tehran dahil İran'ın birçok şehrinde başlayan kitlesel protesto gösterileri kısa sürede ayaklanmaya dönüştüğünde ve kitleler, taklit mercei Humeyni'ye yapılan hakarete tepkisini "İstiklal, azadi, İslam cumhuriyeti (bağımsızlık, özgürlük, İslam cumhuriyeti)" sloganıyla özetlediklerinde bu ayaklanma Marksist/komünist veya liberal bir ayaklanma mıydı? Kitleler, bu ideolojilerin gruplarını mı ayaklanmanın öncü kadrosu seçmişti ve onların sloganlarının peşinden mi gidiyordu, yoksa 19. yüzyıldan bu yana anayasa hareketini de, Rusya-İngiltere işgallerine karşı direnişi de, tütün kapitülasyonunun kaldırılması hareketini de yönetmiş ulemanın rehberliğini mi izliyordu?

İran'da 1978'de belirttiğimiz şekilde patlak veren ayaklanma, Ayetullah Humeyni'nin sürgüne gönderildiği 1963'ten başlayarak aslında bir devrim hareketi sıfatıyla kapsamlı, zorlu ve dirençli bir faaliyetin sonucuydu. İran tarihinde ilk kez bir taklit mercei artık reform değil, devrimci değişim talep etti ve şahlık rejiminin değişmesi, yerine de cumhuriyet kurulması gerektiğini açıkça dile getirdi. Komünistlerin/sosyalistlerin bu süreçte ne ulemanın, ne de Ayetullah Humeyni'nin öncülüğünü, liderliğini hiç tartışmadıklarını konuyla ilgili kendi metinlerinin tümünde görmek mümkün. Devrim hareketi, bir iktidar mücadelesi değildi ve bütün gruplar bu hareketin içinde Humeyni'nin liderliği altında yerlerini aldılar. İran'daki devrim, başından itibaren "İslami" idi ve hiçbir grubun buna itirazı yoktu.

1979 Şubat'ında şahın İran'ı terketmek zorunda kalması, yerine kurulan sıkıyönetim hükümetlerinin Humeyni'nin fetvalarıyla iyice yaygınlaşan, grevler, boykotlar ve halkın tüm kesimlerinin ayaklanmaya katılması karşısında çaresiz kalması ve nihayet 1 Şubat'ta Humeyni'nin İran'a dönmesiyle devrim başarıya ulaştı. Bugünkü Tunus ve Mısır ayaklanmalarından farklı olarak, İran'da Humeyni'nin ilk yaptığı iş, eski rejimi tümüyle tasfiye edip işleri geçici hükümetle yürütmesi ve kısa süre içinde yeni anayasanın yapılmasıdır. İran'da bütün politik grupların iyi bildiği gibi, bazı sol gruplar (İran'ın TKP'si Tudeh/Kitle Partisi ve Halkın Mücahitleri Örgütü başta olmak üzere) anayasa ve seçimler sürecine girildiğinde, ulemanın görevini başarıyla tamamladığını ve artık medresesine dönmesi ve siyasi işleri sivillere bırakması gerektiğini söylemeye başladılar. Aslında bu söylemin doğrudan hedefinde Ayetullah Beheşti başta olmak üzere, İslam Cumhuriyeti Partisi'nde biraraya gelmiş İslamcılar vardı. Ayetullah Humeyni, kendisini baştan beri politik bir lider olarak değil, halkın rehberi olarak tarif ettiğinden, siyasi merkez Tehran'da işini bitirip Kum'a dönmeye hazırlandığı dönemde başladı bu tartışma. Bahsettiğimiz sol grupların iktidar mücadelesine girişmesi ve gerçekleşen devrime kendi ideolojik giysilerini giydirmeye çalışmalarının katlanılmaz bir gerilim yarattığını inkar edemeyiz. Ama Beheşti'nin liderliğinde Hamenei, Refsencani, Musevi ve daha pek çok entelektüel ve politik ismin ortada olması; bunlara Humeyni, Muntazıri, Mutahhari gibi büyük âlimlerin destek vermesi politik rekabette sol gruplara pek şans bırakmıyordu. 1980'de referandumda yeni anayasanın %90'ı aşan oranda evet oyu almasıyla umutlarını yitiren bu gruplardan Fedailer (Fedaiyan) ve Halkın Mücahitleri şiddet eylemlerine başladı. Yaptıkları kör terördü. Bugün Irak'ta şehirlerde gördüğümüzün benzeri terör eylemleri yani. Cuma imamı olarak atanmış ayetullahlara Cuma namazı sırasında düzenlenen bombalı saldırılarda onlarca âlim ve masum insan hayatını kaybetti. Şehir merkezlerinde bombalı saldırılarda pek çok insan öldü. 82'ye kadar devam eden terör eylemlerinde devrimde ölen kadar insanın hayatını kaybettiği biliniyor. Bu saldırıların en fecisi, İslam Cumhuriyeti Partisi'nin merkezinde toplantı sırasında patlatılan bomba sonucu (1981) Meclis Başkanı Beheşti başta olmak üzere partinin yönetici kadrosundan, içlerinde bakanların da bulunduğu 72 kişi hayatını kaybetti. Refsencani bu saldırıdan yaralanarak kurtuldu. Tehran'daki Beheşt-i Zehra mezarlığında Beheşti ve arkadaşlarının mezarının bulunduğu yerde bir kabine yatıyor! Sol grupların terörü daha sonra başbakan (Bahoner), cumhurbaşkanı (Recai) öldürdü. İran devriminin öyküsünü sıradan bir metinden okuyan kişi bile devrimin sol grupların elinden çalındığı hikayesinde binlerce çelişki ve sorun bulacaktır.

Devrimin hikayesinin böyle olmasıyla, terör dönemiyle başlayan politik çatışmalar içinde sol gruplara haksızlık örneklerine rastlanıyor olmasını birbirinden ayırmak gerekir. Nitekim 1988'de Halkın Mücahitleri Saddam'ın sağladığı teknik destekle İran topraklarına saldırdığında cezaevlerinde tutuklu bulunan bu örgütün mensuplarının infaz edildiği haberlerine ilk tepki veren Humeyni'nin halefi Muntazıri olmuştu ve bu itirazla başlayan süreç Muntazıri'nin görevinden azledilmesiyle sonuçlandı.

Bu haber toplam 1020 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.