Kurban keselim, kime verelim…

Sevcan Tamer
Sevcan Tamer

Bugün Kurban Bayramı'nın üçüncü günü. Bu vesileyle tüm İslam camiasının bayramını kutlar, tüm insanlığa uğur getirmesini dilerim. Ben görevim dolayısıyla et yemek için kurban bayramını bekleyen çok fazla ihtiyaç sahibi olduğunu adım gibi biliyorum. O nedenle kurban hayrı bir başka önem taşır hayatımızda. Birçok insan biliyorum ki, kurban kesip Allah’ın emrini yerine getirdikten sonra etlerini nereye vereceğini bilemiyorlar. Oysaki boğazından et geçmemiş, çevreden gelen kavrulmuş et kokularıyla hayal kuran çocuklar ve aileler var ki. Veya onlarca yurt içi veya yurt dışı kurum, sivil toplum kuruluşu vs varken. Örneğin, bizim derneğimiz. Sizlerin asla göremediği ancak ilimiz dahilinde oldukça fazla ihtiyaç sahibi olduğu ve bizlerden bağış gelecek kurban eti dağıtmamızı beklediği. Bunu yıllarca da anlatmaya çalışmışımdır. Et yemek.. Pirzola, biftek, bonfile veya normal et yemekleri onlar için erişmesi çok zor bir olasılık. Eh o zaman apartmanınızda oturan karşı komşunuz size, siz komşunuza vermekten veya dondurucunuza yüklemektense, verin bu insanlar yesinler. Yesinler ve siz de huzur bulun derim. Dinimiz ve geleneklerimizde bunu emretmiyor mu? Bakın bu konuyla tıpatıp uyuşan bir hikaye dinlemiştim. Çokta güncel ve yaşanmış. Hadi onu hep beraber tekrarlayalım. Ne dersiniz? Ahmet annesine “-Anneciğim arkadaşım Emre bize gelecek ve bu gece bizde kalacak” dedi. Annesi memnun oldu. Emre çok efendi bir çocuktu.

Anne onun sevdiği yemeklerden yaptı. Emre geldi ve sofra kuruldu. Ancak çocuk o güzelim yemeklere elini sürmüyordu. Anne biraz bozuldu bu duruma. Sebebini sorunca Emre “-Teyzeciğim et var ya bu yemeklerde, onun için yemiyorum” dedi. Kadın şaşırdı. “- Etli yemek güzel olur Emreciğim. Neden” dedi. O zaman Emre anlatmak zorunda kaldı ve “- Peki teyzeciğim anlatayım” dedi. * İlköğretim beşinci sınıfa gidiyordum o zamanlar.

İki kardeştik ve eğitimimize çok önem veriyorduk. Çünkü vasat durumda bir ailenin çocuklarının okuyup bir iş sahibi olması şarttı. Büyük hayallerimiz yoktu. Halimize şükrediyorduk. Derken 17 Ağustosta büyük bir sarsıntıyla uyandık. Çok şükür kaybımız yoktu. Ancak tüm ülkem gibi bizde inanılmaz bir felaketin getirdiği yıkım ve kıyımla harp olduk. Babam deprem öncesi inşaat kalfalığı yapıyordu. Kimseye muhtaç değildik. Evimiz yıkılmadı ama farklı bir biçimde yaralandığımızın farkına yaralarımız derinleştikçe daha iyi vardık. İnşaatlar durmuştu ve babam işsiz kaldı. Ekonomik krizle sıkıntılarımız ikiye katlandı. Babam arada bulduğu tadilat işleriyle kazandığıyla evi geçindiriyordu. Annem ev işlerine gidiyor, geçinmeye çalışıyorduk. Babam kış boyunca çalışamadı. “-Çoluk çocuk aç, açık. Gözümüm önünde perişanlar. Elimden bir şey gelmiyor. Keşke ölsem” diyerek ağlardı. Sonunda babam bir iş buldu. Çok heyecanlıydı. Evraklarını hazırlamak için koşuşturuyordu. O gün bir komşu koşarak geldi. “- Korkmayın ama babanız küçük bir kaza geçirmiş” dedi. Hastaneye gittiğimizde babamın kolu bacağı sarılıydı. Koşuşurken bir araba çarpmıştı ona. Bir müddet sonra hastaneden çıktı. Ev buz gibiydi. Sobamız yanmıyordu. Komşular belediyeden kömür yardımı istemişti ama olmadı. Önceden kayıt olmak lazımmış. Anneme” Anneciğim okulda yardım dağıtıyorlarmış. Ben de isteyeyim mi?” dedim. Annem “- Sakın ha oğlum! Durumumuz belli verirlerse kabul ederiz, sakın kimseden bir şey istemeyin” dedi. Bu arada kurban bayramı geldi. İçimden “- Çevrede bir sürü komşu var. Yan apartmanda on iki daire var. Nasıl olsa birçoğu kurban kesecek. Bize de verirler mutlaka. Annem sevdiğim et yemeklerinden pişirir” diyordum. Ben pencereden karşı boş arsadaki kesilen kurbanları izledim. Kesildi, yüzüldü ve leğenler dolusu evlere taşındı. O andan itibaren her kapı çalındığında “kurban payı” diye koştum. Evlerden mis gibi kavrulan etlerin nefis kokusu içimize kadar yayıldı. Ama bize bir tek et parçası bile gelmedi. Babaannem köyden bizi aradığında sesim ağlamaklıydı. Bana sorunca, çocuk aklı işte “-Babaanne bize kimse et vermedi biliyor musun” dedim. Yaz ayları babaannemlerin köyüne giderdik. Adına “Güccük” dedikleri bir kara inekleri vardı. Sütü de pek iyi derdi dedem. Ve ondan şifa aldığını anlatırdı. Evin bir ferdi gibiydi “Güccük”..

Bayramın üçüncü günü kapı çaldı. Gelen Babaannemdi.! Ağlayarak sarıldı bize. “-Yavrularım, canlarım. Size çok et getirdim.” Diyordu. Etler pişerken mis gibi kokusu bizi mutlu etmişti. Ağzım sulanarak dolaşıyordum. Etler pişti. Sofraya oturduk. Çatalıma etimi batırmış tam ağzıma götürüyordum ki babam “-Ah anam ahhh! Neden yaptın bunu. Neden kestin güccük ineği. Bak şimdi ağzınız kuruya kaldı” diyen sözleri çınladı kulağımda. Midem kalktı. Başım döndü. Elimdeki çatalı atıp koşarak evden çıktım. Güccük inek benim canı et istedi diye mi kesilmişti?. Boğazıma bir şeyler tıkanıyordu. Gözümden yaşlar boşaldı. O günden bu yana hiç et yemedim teyzeciğim. Çünkü o günü asla unutamadım. Eğer bir gün kurban kesecek olursam çevremde yaşayan insanları çok iyi araştırıp kapılarını çalacağım. İşte o zaman huzur bulurum.

- Özgür Kocaeli Gazetesi, Sevcan Tamer tarafından kaleme alındı
https://www.ozgurkocaeli.com.tr/makale/7506235/sevcan-tamer/kurban-keselim-kime-verelim